Hayati, çok iyi bir erkek kuaförü olmakla beraber, çok da iyi bir kitap okuru ve birikimli bir insandı. Hangi ortak arkadaşımız tanıştırdı o zaman, hatırlamıyorum ama özel bir durumundan dolayı özellikle tanıştırılışımızın üstünden neredeyse on iki yıl geçmiş, çok iyi iki dost, hatta iki dert ortağı, iki sırdaş olmuştuk.

Dükkânı Baraj altı buçuk duraktaki Duygu Kafe’nin hemen yanındaydı. Ben de daha arkadaşlığımızın ilk yılında, tesadüfen Hayati’nin dükkânına çok yakın bir yere taşınmıştım. Neredeyse her akşam iş çıkışı, o yıllarda çok popüler bir uğrak yeri olan Duygu Kafeye uğrar, Hayati ile biraz sohbet eder, eve öyle geçerdim.

Haftada bir iki defa dükkânı kapatır, kapıyı içeriden kilitler, ışıkları söndürür, cam duvardan içeriye akan ışığın çok aydınlatmadığı bir köşeye oturur, birkaç bira içer, sohbet ederdik. Bazen üçüncü, dördüncü katılımcı da olurdu bu ritüelimizde ama genellikle bu kapanmalar terapi seanslarımız olurdu.

Tahmin edeceğiniz gibi; aynı zamanda on iki yıllık kuaförümdü. On iki yıl boyunca hiç saçımı kesmesini söylemedim, nasıl bir kesim modeli istediğimi söylemedim. O’ da sormadı zaten. Ona göre vakti geldiğinde koltuğu gösterir, kafasına göre bir model yaratırdı.

Bir akşam geldim oturdum yine kafeye, Hayati dükkânda oturmuş bana bakıyor ama yanıma da gelmiyor, işaret ettim gel diye ama oralı değil, bir anlam veremedim. Kapının önünde duran çırağı çağırdım; yarı örtülü sorularla o gün anormal bir şey olup olmadığını sordum, her şey normaldi, olağandışı bir şey olmamıştı.

– “Ustanın nesi var” dedim. Çocuk;

– “Bilmiyorum” dedi.

Biraz daha oturdum, Hayati tam bir yabancı. Diğer arkadaşlarla biraz sohbet ettikten sonra hiçbir şey söylemeden kalkıp gittim. Ertesi gün aynı. Ertesi gün aynı. Birkaç gün uğramadım, birkaç gün sonra durum aynı. Ne ben bir şey soruyorum, ne o bir şey söylüyor. Haftada bir uğramaya başladım, aynı durum hiç değişmeden tekrarlanıp duruyor. Belki üç ay, belki üç buçuk ay böyle geçti.

Bir gün geldim oturdum kafeye, Hayati yine dükkânda tek başına oturmuş bana bakıyor. Sabrım taştı, girdim içeri;

– Derdin ne oğlum senin?..

– Ben sana çok kırgınım, çok kızgınım!..

– Neden?..

– Bunu senden hiç mi hiç beklemezdim!..

– Neyi beklemezdin?..

– En son saçını kestiğim günü hatırlıyor musun?..

– Evet?..

– Bir sokak çocuğu geldi, bir lira istedi. Sen çocuğa bir lirayı çok görmekle kalmayıp, öyle bir öfkeyle tersledin ki çocuğun korkudan ödü koptu, koşarak kaçtı. Hem solcuyum diyeceksin, hem bunca mücadele edeceksin, hem yedi, sekiz yaşında bir çocuğa bunu yapacaksın. Halen çok öfkeliyim sana.

Güldüm, bütün mesele bu mu diyerek.

– Daha ne olsun?..

– Bak kardeşim, sana nedenini anlatayım; o küçücük çocuk, şimdi böyle masum bir şekilde bir lira isteyecek. Biz istediği bir lirayı verdikçe o, istemeyi meslek edinecek. Biraz büyüyünce küçük çocuklardan zorla almaya başlayacak, ergen olduğunda benzerlerini çevresine toplayıp, yol kesmeye, haraç toplamaya başlayacak, vermeyeni dövecek, bıçaklayacak, şişleyecek; yetişkin olduğunda çevresi daha da kalabalıklaşmış bir mafya babası olacak.

Biz, ona verdiğimiz bir lira ile ona ve topluma kötülük yapmış olacağız. Şimdi onun cesaretini kırmazsak, yaptığı işin kendisi için bir tehlike olduğunu düşündürmezsek, onu korkutup bu yoldan döndürmezsek, yarın bütün toplumun başına bela olacak.

Elbette kamu düzeni içinde ona ve onun gibilere, sistematik bir yardım sağlanmalı, olmuyorsa bireysel olarak destek olunmalı ama yanlış şekilde verilen destek suçlu üretir.

Anlayacağın, ben o gün, orada, o çocuğun değil, belki de muhtemel bir mafya babasının yolunu kestim, onu mafya babası olmaktan men ettim.

Durdu, düşündü, gülümsedi; “o davranışın bu kadar karmaşık bir ihtimal hesabına mı dayanıyordu” dedi.

– Yahu benim küçücük bir çocuğa gerçekten saldıracağımı nasıl düşünürsün? Elbette hesabım buydu…

– Dur, dükkânı kapatayım, Kazancılar Çarşısına gidip bu akşam rakı içelim; konuşulacak çok şey birikti.

Kalkıp Kazancılar çarşısına gittik; bir büyük ile daha yıllarca sürecek dostluğa bir perçin daha vurduk.

Diyeceğim o ki; arkadaşınıza, dostunuza, yoldaşınıza tepki vermeden önce, hangi pencereden baktığını, ne gördüğünü sorun. Yoksa bir yol kazasında yoldaşlığınız yaralanabilir, arkadaşlığınız kolunu, bacağını kaybedebilir, dostluğunuz ölebilir. Aman dikkat…

 

yücel binici