Beynin, onu içinde saklayan kutu kadar modern olduğunu varsayarsak, Afrikalı atalarımız teorik olarak göreliliği keşfedebilir, romanlar, oyunlar ve aşk şarkıları yazabilirdi.

Modern insanın en ilkel haliyle ilk ne zaman ortaya çıktığı sorusu her ne kadar cevaplanmış bir soru gibi gözükse de aslında üzerinde tamamen uzlaşılmış bir cevabı yoktur. Fosil ve DNA kayıtları, anatomik olarak modern Homo sapiens‘in yaklaşık 300.000 yıl önce evrimleştiğine işaret ediyor. Ancak arkeolojik kazılar –araç-gereç, insan yapımı eserler, mağara resimleri vb.–, kompleks teknolojinin ve kültürün, davranışsal modernitenin çok daha yeni; 50.000 ila 65.000 yıl önce evrimleştiğini gösteriyor.

İki veriyi de dikkate aldığımızda o halde ilk Homo sapiens‘in tamamen modern olmadığını söyleyebiliriz. Yine de farklı veriler farklı şeylere işaret eder. Kafatasları ve genler beyinler hakkında bilgi verirken; el yapımı eşyalar kültür hakkında bilgi verir. Görünüşe göre beyinlerimiz muhtemelen kültürlerimizden daha önce modernleşti.

“Büyük Sıçrayış”

Homo sapiens‘in ilk ortaya çıkışından sonraki 200.000-300.000 yıl boyunca, araç-gereç ve el yapımı eşyalar şaşırtıcı biçimde basitti. Ancak yine de Neandertal teknolojisinden biraz daha iyi olmasına karşın bazı yerli Amerikan modern avcı-toplayıcılarınkine kıyasla daha basit kalıyordu. Yaklaşık 65.000 ila 50.000 yıl önceye kadar, yay, sapan benzeri aletler, basit oltalar, seramik malzemeler, kazmak için ucu sivri aletler gibi daha kompleks silahları içeren ileri teknoloji görünmeye başladı.

İnsanlar, mağara duvarlarına çizilmiş at resimleri, tanrıça resimleri, aslan kafası şeklinde putlar gibi sanatsal yetenek ve hayal gücünü ortaya koyan kavramsal sanat anlatımları sergilediler. Kuş kemiğinden yapılmış bir flüt müziğe işaret ederken; 65.000 yıl önce insanların Avustralya’ya varması atalarımızın deniz yolculuklarında ustalaştıklarını gösteriyor.

Teknolojideki bu ani gelişme, tamamen modern bir insan beyninin evrimini yansıtan “ileriye doğru büyük sıçrayış” olarak isimlendiriliyor. Fakat fosil ve DNA kayıtları, insan zekâsının çok daha önce modern hâle geldiğini gösteriyor.

Anatomik Modernite

İlkel Homo sapiens‘in 300.000 yıl yaşındaki kemikleri ilk kez Afrika’da görüldü ve bu ilkel atalarımızın beyinleri bizim beynimizle aynı boyutlarda ya da daha büyüktü. Onları en az 200.000 yıl önce anatomik anlamda modern diyebileceğimiz Homo sapiens takip etti ve onların da beyin şekli en az 100.000 yılda modern hâle geldi. Bu noktada, insanların beyinleri bizimkine benzer boyut ve şekle sahipti.

Beynin onu içinde saklayan kutu kadar modern olduğunu varsayarsak, Afrikalı atalarımız teorik olarak göreliliği keşfedebilir, uzay teleskopları inşa edebilir, romanlar, oyunlar ve aşk şarkıları yazabilirdi. Çünkü kemikleri en az bizim kadar insan olduklarını gösteriyor.

Fosil kayıtları çok parçalı olduğu için, fosiller yalnızca minimum tarih verir. İnsan DNA’sı modernite için daha da eski kökenlere işaret ediyor. Modern insanlardaki DNA ile antik Afrikalılar arasındaki genetik farklılıklar karşılaştırılarak, atalarımızın 260.000 ila 350.000 yıl önce yaşadığı tahmin ediliyor. Yaşayan tüm insanların bu insanların soyundan gelmesi, türümüzün temel ortak noktalarını ve insanlığımızı onlardan miras aldığımızı gösteriyor.

Bantu, Berberi, Aztek, Aborijin, Tamil, San, Han, Maori, Eskimo, İrlandalı olmak üzere tüm alt soylar diğer büyük kuyruksuz maymunlarda bulunmayan bazı tuhaf davranışları paylaşır. Bütün insan kültürleri, çocukların bakımı için erkek ve kadınlar arasında uzun süreli bağlar kuruyor. Şarkılar söylüyor, dans ediyor, sanat üretiyoruz, saçımızı tarıyor, vücudumuza takılar takıyor, makyaj yapıyoruz.

Barınaklar inşa ediyor; ateşi kullanıyor, kompleks aletler üreterek tüm bunları ustalıkla kullanıyoruz. Düzinelerce insandan binlercesine kadar ulaşan geniş çok kuşaklı sosyal gruplar oluşturuyoruz. Savaşmak ve birbirimize yardım etmek için iş birliği yapıyoruz. Öğretiyor, hikâyeler anlatıyor ve ticaret yapıyoruz. Ahlâki yargılar ve yasalar geliştiriyoruz. Yıldızları, evrendeki yerimizi, hayatın anlamını, ölümün ardından ne olduğunu düşünüyoruz.

Aletlerimizin, modamızın, ailemizin, ahlâkımızın ve mitolojilerimizin ayrıntıları kabileden kabileye ve kültürden kültüre değişkenlik gösteriyor, ancak yaşayan tüm insanlar bu davranışları gösterir. Bu da, tüm bu davranışların ya da en azından bu davranışlar için gerekli olan kapasitenin doğuştan olduğunu gösteriyor. Ortak bu davranışlar tüm insanları birleştirir. Tüm bunlar insana dairdir ve ortak bir atasal geçmişi vardır.

İnsanlığımızı, yaklaşık 300.000 yıl önce Güney Afrika’daki insanlardan miras aldık. Herkesin, her yerde tesadüfen, aynı zamanda, 65.000 yıl önce başlayarak “tam insan” haline gelmesi imkansız değildir, ancak tek bir köken çok daha olasıdır.

Ağ Etkisi

Arkeoloji ve biyoloji uzlaşı sağlayamamış gibi görünebilir ancak bu iki disiplin aslında insan hikâyesinin farklı parçalarını ele alıyor. Kemikler ve DNA beynimizin evrimine ışık tutarak sahip olduğumuz donanım hakkında bilgi verirken; aletler, beynin kompleksliğini, kültürü, yazılımı yansıtır.

Tıpkı bilgisayarınızın işletim sistemini geliştirmek gibi, kültür de zekâ olmasa da gelişebilir. Antik dönemlerdeki insanların akıllı telefonları yoktu veya uzay uçuşları gerçekleştiremiyorlardı ancak Aristo, Plato gibi filozofları incelediğimizde pek çok konuda oldukça zekice yaklaşımlar sergilediklerini görebiliyoruz. Bu durum bir puzzle oluşturur. Eğer Pleistosen avcı-toplayıcıları da bizim kadar zekiyse, kültür neden bu kadar uzun süre bu kadar ilkel kaldı? Yayları, dikiş iğnelerini, tekneleri icat etmek için neden yüzbinlerce yıla ihtiyacımız vardı? Ve ne değişti?

Muhtemelen birden fazla şey değişti. İlk olarak atalarımız Afrika dışına göç ederek, gezegenimizin daha fazlasını işgal etmeye başladı. Bununla birlikte Orta Doğu, Kutuplar, Hindistan, Endonezya ve bu bölgelere özgü iklimler, yiyecekler, tehlikeler ve diğer insan türleriyle karşılaştık. Hayatta kalmak için yenilik gerekiyordu.

Bu yeni bölgelerin çoğu yaşamaya Kalahari veya Kongo’dan çok daha uygundu. İklimler daha ılımandı ve göç eden Homo sapiens aynı zamanda Afrika’ya özgü hastalık ve parazitleri de arkada bıraktı. Tüm bunlar, kabilelerin büyümesine olanak tanıdı. Daha büyük kabileler de, yenilikçi fikirler üretmek ve hatırlamak için daha fazla kafa, daha fazla insan gücü ve daha iyi uzmanlaşma yeteneği anlamına geliyordu. Populasyonlar inovasyona sürüklendi.

Bu da geri besleme döngülerini tetikledi. Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça ve yayıldıkça; insan sayısı daha da artabilir ve bu da yine kültürel evrimin hızlanması anlamına gelir.

Sayılar kültürü harekete geçirdi; kültür, sayıları artırdı, kültürel evrimi hızlandırdı, nihayetinde insan popülasyonlarını ekosistemlerini geride bırakmaya itti, megafaunayı mahvetti ve tarımın evrimini zorladı. Son olarak, tarım, milyonlarca insanın medeniyetlerinde doruğa ulaşan patlayıcı bir nüfus artışına neden oldu. Artık kültürel evrim hiper bir baskıya dönüştü.

El yapımı eserler, kültürü yansıtır ve kültürel karmaşıklık da gelişmeye devam ediyor. Yani, kültürleri kompleks yapan; sadece bireysel düzeydeki zekâ değil, aynı zamanda grupları oluşturan bireyler ve gruplar arasındaki etkileşimlerdir. Bir süper bilgisayar yapmak için milyonlarca işlemciyi ağa bağlamak gibi, insanların sayısını ve aralarındaki bağlantıları artırarak kültürel karmaşıklığı artırdık.

Böylece son 300.000 yılda toplumlarımız ve dünyamız hızla evrimleşirken, beynimiz yavaş yavaş evrimleşti. Sayımızı neredeyse 8 milyara çıkardık, tüm dünyaya yayıldık, gezegeni yeniden şekillendirdik. Bunu bireysel düzeyde beynimizi adapte ederek değil, kültürlerimizi değiştirerek yaptık. Ve eski, basit avcı-toplayıcı toplumlarımız ile modern toplumlarımız arasındaki farkın çoğu, aramızdaki bağlantının daha fazla olduğu gerçeğini yansıtıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 Kaynak ve İleri Okuma

Kaynak: “İnsan Zekâsı ve Kültürel Evrim” Gürkan Akçay. https://bilimfili.com/insan-zekasi-ve-kulturel-evrim