Medyada gördüğümüz kan, savaş, cinnet, cinayet dolu karelere sanki epey alıştık. Eskisi kadar tepki vermez olduk gibi geliyor. İnsan beyni, sürekli benzer uyaranlara maruz kaldığında tepkisizleşir. Mesela, iğne olmak çoğumuza korkunç deneyimler yaşatır. İğne olmanın zihnimizde yarattığı imge o kadar güçlüdür ki iğne olana kadar dünya cehenneme döner. Karnımıza ağrılar girer, geriliriz. Dikkat edin, iğnenin derimize girmesiyle birlikte zihnimizin derinlerinde bir rahatlama hissederiz ve hemen sonrasında çok çabuk toparlanırız. Aslında, deneyimin kendisi, zihnimizde yarattığımız temsilinden çok daha masumdur.

Gördüğümüz şiddet imgelerinin çokluğu ise tam tersi etkiyle, hayatın olağan akışında sanki bu tip şeylerin olması çok normalmiş ya da o deneyimi yaşayanlar çok büyük acılar çekmiyormuş hissini bize verir. Mesela, hemen her gün şehit haberleri gelirken, bir zaman sonra sadece şehit sayısına dikkat etmeye başlarız; hepsi bir sayıdan, istatistikten ibaret hale gelir. O şehidin yakınlarının çektiği ıstırap ve üzüntü, daha önceki şehit haberlerinde bizi etkilediği kadar etkilemez olur; sanki şehit olmamışlar da sadece hastanede yaralı yatıyorlarmış, bir şekilde bunu atlatacaklarmış gibi gelir.

Medya, bizi tepkisizleştiren bir düzenek gibi. Psikologlar, insanların nasıl olup da şiddete başvurduğunu, “iyi” insanların nasıl bir şeytana dönüştüklerini uzun zamandır inceleyip bazı cevaplar bulmaya çalışıyorlar. Bu araştırmalardan birisinde, ünlü Amerikalı psikolog ve tüm zamanların en popüler sosyal psikoloji deneyini yapan Philip Zimbardo, Stanford Üniversitesi’nde sizin, benim gibi “sıradan ve normal” insanların kendilerinin bile tahmin edemeyeceği seviyede şiddete nasıl başvurduklarını incelemiştir.

Deney için üniversitenin psikoloji departmanının laboratuvarında bir hapishane seti kurulmuştur. Gönüllü öğrencilerden rastgele iki grup oluşturulmuş, bir grup gardiyan diğeri ise mahkum rolüne seçilmiştir. Bu deneyde her şey birebir gerçek hayattaki deneyime uygun olarak tasarlanmış ve uygulanmıştır. Mesela, mahkum rolündekiler, polisler tarafından yakalanmış, elleri kelepçelenmiş, ifadeleri ve parmak izleri alınmış, sonrasında ise tüm kıyafetleri çıkartılmış, üstleri aranmış, turuncu mahkum tulumları giydirilmiş ve tek ayaklarından hepsi birbirine prangalanmışlar. Gardiyanlar ise üniformaları ve copları ile birebir gerçek hayattakilerin aynısı.

Daha deneyin ikinci gününde, mahkumlar isyan etmişler. Belki sadece rollerine uygun davranmak ve eğlenmek için yaptılar ama gardiyan rolündeki arkadaşları bu isyanı öyle zalimce bastırmışlar ki, deney düzenleyen ekip bile şaşkınlıkları gizleyememiş. Sözde isyanın elebaşı, tek kişilik hücreye atılırken, tüm mahkumların yatakları alınmış, çırılçıplak soyulmuşlar ve gardiyanlar sürekli tehdit ve tacizlere başlamışlar.

Sadece birkaç gün içinde, tüm mahkumlar yeni rollerine öyle alışmışlar ki, bir çoğu kendilerine verilen mahkum numarası haricinde gerçek kimliklerinden bir şey hatırlayamaz duruma gelmişler. Gardiyanlar da kırk yıldır bu işi yapıyorlarmış gibi etrafta terör estiriyorlarmış.

Profesör Zimbardo bile cezaevi müdürü rolüne kendini kaptırdığını deneyle ilgili makalesinde itiraf ediyor. Bunun sadece bir deney olduğunu unutan ekip, sözde hapishanenin güvenliği ve günlük işleyişini düşünmekten, mahkum rolündeki öğrencilerin ne durumda olduğunu bile sorgulamayı es geçmişler.

Bu kadar hadise toplam kaç günde olmuş olabilir? Sadece ve sadece 6 gün! Ne kadar ilginç öyle değil mi? Deneyin, orijinal planında 14 gün sürmesi hesaplanmış ama herkes kendini rolüne bu kadar kaptırınca, psikoloji departmanından başka bir profesörün araya girmesiyle erken sonlandırılmış.

Deneyin arkasından yapılan görüşmelerde, insanların kendilerine biçilen role çok çabuk uyum sağlayarak, o rolün gereklerini otomatik olarak yapmaya başladıkları net biçimde ortaya çıkmıştır. Şiddetin “ş”sini bilmeyen öğrenciler, gardiyan rolünü üstlenince bunun gereğinin otoriter, gaddar olmak ve mahkumları küçük düşürüp aşağılamak olduğunu düşünüp, vazifelerini yerine getirirken çok rahat şekilde kendilerine verilen rol (kimlik) içinde hareket ettiklerini söylemişler. Hatta bazıları, bu işten büyük keyif aldığını bile ifade etmiştir.

Mahkum rolündekilerde ise, birkaç gün içinde bu kadar baskı ve zulüm sonucunda olması beklenen psikolojik çözünme ve çöküşün belirtileri net olarak ortaya çıkmış ve hatta bazıları 6. günden önce dayanamayarak deneyi terk etmiştir. Daha sonra, gerçek gardiyan ve mahkumlarla yapılan çalışmalar da bu sonuçlarla örtüşmektedir. Amerikan işgali sırasında Irak’ın Ebu Gureyb cezaevinde yaşanan benzeri görüntüleri de hatırlamak mümkün.

Sonuçta, sosyal kimlik ve rollerin gerekleri olarak algıladığımız söylem ve eylemlerin, insanlar tarafından mantık ve düşünce süzgecinden geçirmeden otomatik olarak uygulanabilen şeyler olarak ortaya çıkması, insan psikolojisiyle ilgili tuhaf bir yönü öğrenmemizi sağlıyor: tamamen şiddetten uzak insanlar bile gerekli şartlar oluşursa en gaddar canilere taş çıkartabiliyor. Bu nedenle, her insanı içinde bulunduğu şartlara göre değerlendirmek, hakkında genel çıkarımlarda bulunmamak gerekiyor. Kendimiz için bile, “Ben asla böyle bir şey yapmam” demek, yeri ve zamanı geldiğinde bizi zor durumda bırakabilir.

 

 

 

 

 

 

Kaynak:

http://www.psikolojitestleri.com/259-105-blog-makale-stanford-universitesi-hapishane-deneyi.aspx