Eski ya da yeni Türkiye. Ölümün, aşkın ve şiirin, diye fiyakalı cümle kuralım, eskisi de yenisi de yoktur. Ya da şöyle cümlelerimiz iddialarımız olsun, birbirinden cümle, cümleten iddia: şiir Türk’ündür, ölüm Doğunun ve aşk bir Arap şiiridir…

yhaydar

Ne diyeceğimi bilemedim, üstteki gibi bir başlık koyarsam çeşitli anlamlara çekilir ve hiç olmazsa baştan kimseyi karşıma almış olmam diye düşündüm. Yalnızca bu yazı için değil, hep böyle düşündüğümü de söylemek isterim. Şiir hususunda hiç kimseyi karşıma almak istemem. Bir de bunu destekleyecek biçimde şöyle düşünürüm: Öyle ya zaten şiir de karşımıza almak için değil, yanında olmak içindir ya da yanımızda olsun diyedir. Benim için böyledir. Üstelik insan yaşlandıkça ve şiir ortamlarında olup biteni de eskisi kadar yakın izleyemiyorsa ya da farketmiyorsa bu konuda daha da dikkatli olması gerekir.

Özel şair 

Örneğin hemen konuya girmek gerekirse, diyebilirim ki, şimdi ‘özel şair’lerin devridir. Bu ne demek? Yıllar önce nerede ve hangi vesileyle yazdığımı unuttuğum bir cümle var, daha doğrusu bir iddia. “Severmişim meğer” dediği gibi Nâzım Hikmet’in, ben de ‘iddia’ edermişim meğer, daha doğrusu bir önesürmeyi, düşünceyi iddia olarak adlandırırmışım. Her neyse. “Şiir özelleşecek!” demiş ve ‘özelleştirme’yle karıştırılmaması için de, ‘yani herkesin özel şairleri olacak’ diye de eklemiştim.

Diyeceksiniz ki, iyi de zaten okurun sevdiği, tercih ettiği her şair onun için özel değil midir? Elhak öyledir de, benim sözünü ettiğim gelişme biraz farklı. Turgut Uyar okunuyor, Edip Cansever okunuyor, Gülten Akın okunuyor, Hilmi Yavuz okunuyor, ama bir de Ece Ayhan okuru var sözgelimi. Eskiden beri onun okuru da özeldir. Galiba böyle adlandırılmak o okurların da hoşuna gider. O özel okurun içinden hatırı sayılır bir grup da Ece Ayhan’dan başka şairi, şairleri zor okuyor, okusa da Ece’deki ‘özel’liği bulamıyor. Eskiden bunun için ‘Ece Ayhan Fan Club’ deyimi kullanılırdı, çoğunlukla eleştirmek amacıyla elbette.

Bunlar benim gözlemlerimin sonuçları. Yıllar içinde hem şiir çevrelerinde bulunmaktan hem çeşitli şiir etkinlikleri ve söyleşilerden, hem de okur ve genç şair adaylarıyla tanışmaktan, jürilerde yer almaktan kaynaklı gözlemler.

Butik şiir:

İşte Ece Ayhan’la başlayan ve günümüzde bir kaç şairle devam eden bu ‘özel şair’ seçimine, ‘Butik Şiir’ kavramıyla yaklaşıyorum. Ece’nin zamanındaki kadar ‘butik’ değil elbette, yani okur sayısı ve ilgisi ‘butik’ sayısını, kapsamını, sınırını kat kat aşmış, bir ‘avm’ kasabasına ulaşmış, hatta onu da geçmiş durumda, ama bu butik olma durumunu değiştirmiyor.

Şimdi özellikle 80 ve 90 Kuşağından çok okunan bazı iyi şairlere yönelik ilgi ve sevgide onları ‘özelleştirme’ye varan bir tutum var. Bu ne demek? Bu şairleri okuyanlar, iki-üç şairden söz ediyorum, yalnızca onları okuyor ve bu tutum giderek yaygınlaşıyor. Galiba 80’lerin başında, çıkardığımız “Üç Çiçek” ve “Şiir Atı” dergilerinde başlayan, süren, herkesin bir arada yazdığı ve okunduğu ‘büyük ev’ dönemi sona eriyor, bir “Büyük Ev Ablukada” durumu gelişiyor, böylece şiir aynı anda pek çok okur için bir ‘mektup’, ‘özel bir ileti’ duygusu uyandırıyor, karşılık bulduğu gibi karşılık da veriyor. Galiba şiirin sosyal medyanın önemli enstrümanlarından biri olmaya başlaması da bunda etkili oldu.

Anlayacağınız yalnızca şairlerin dönemleri yoktur, belki daha da güçlü vurgulanması gereken biçimde, okurların dönemleri vardır.

Sıcak okur:

Hiç kuşkusuz şiir okurunun gençleşmesinin de payı var bunda. Şairlerin şairleri okuduğu dönemlerin biraz ötesine geçtik sanırım. Genç okur demek, tutkulu okur demektir bir bakıma. Meslek icabı ya da edebi gerekçelerle okumaz sadece. Duygularıyla okur, heyecanlarıyla okur, sorularıyla okur. Yani genç okur, sıcak okur, ‘sıcak okur’dur. O yüzden de tutkunu olduğu şairi okumayı kolay kolay bırakıp bir başka şairi okumaya geçemez. Belki o şaire benzettiği bir başka şairi de okumaya başlayabilir ya da o şairle bir dönemi kapatıp, bir başka şairle yeni bir dönemi açar. Anlayacağınız yalnızca şairlerin dönemleri yoktur, belki daha da güçlü vurgulanması gereken biçimde, okurların dönemleri vardır. Kendi okumalarımdan da biliyorum bunu, gençken çok severek, adeta büyülenmiş biçimde okuduğum bir şairi, şairleri, daha sonra biraz dinlendirip başka şairleri okuduğum, aradan yıllar geçtikten sonra da yine ilk göz ağrım olan şairlere döndüğümü biliyorum.

‘Butik Şair’den ve ‘Butik Şiir’den çıktık, okura geldik ama, bu geliş kendiliğinden oldu. İlk bakışta biraz ‘cool’ gibi duran ‘butik’ kavramının ‘sıcak’ okurla buluşması ilginç. Dediğim gibi, çok genç bir okur bu ve ‘kalbiyle okuyor’. Edebiyat teorilerini, şiir kuramlarını alt üst edecek bir okuma ve sevme biçiminden söz etmek de mümkün burada. Metne, yani şiire kendisini dahil ediyor şairinden çok. ‘Şairin hayatı şiire dahil’ kabulünü eskiten bir anlayış. ‘Okurun hayatı şiire dahil’ diyebileceğimiz bir benimseme ve okuma hali, eylemi.

Ece Ayhan, sosyal medyayı, şiirsokakta hareketini görebilmiş olsaydı, sanırım düşünceleri hayli farklı olurdu.

Mesafenin sonu

Galiba ‘mesafe’ kalktı ortadan. Eski uzaklıktan eser kalmadı. Bunda şairlerin göz önünde olması kadar, belki bu kadar gözönünde olmayan bir-iki şair vardır, edebiyatın, şiirin yaygın biçimde demokratikleşmesinden de söz edilebilir. Edebiyatın tanrıları öldü, şiirin tanrıları ondan da önce öldü. Başkaları eliyle mi yoksa taammüden mi? Galiba her ikisi de.

‘Mesafesizlik’ aynı zamanda ‘tekinsiz’ bir şey mi? Şiir tuhaf bir şey. En son şiir tanımım bu. Şiirin tuhaf olduğu. Mesafesizlik, şairin ölümü anlamına mı geliyor? Şairin yapıtıyla arasında bıraktığı mesafeyi okur dolduruyor olmasın şimdilerde. Bu kadar okur deyince aklıma Ece Ayhan geldi yine, nedense diyemem, nedeni var çünkü. Okuru onca uzak sayan Ece, acaba bu yeni okuru görse sever miydi, sevinir miydi? Galiba diye yanıtlıyorum bunu. Hoşuna giderdi. Gerçi Ece’nin okurla olan mesafesi son yıllarında, bilhassa Metin Üstündağ’ın çıkardığı dergilerde, Öküz’de yayımlamaya başladıktan sonra hayli kapanmıştı. Sosyal medyayı, şiirsokakta hareketini görebilmiş olsaydı, sanırım düşünceleri hayli farklı olurdu.

‘Seversin, kavuşamazsın, aşk olur’ denildiği gibi, belki de ‘yazarsın, okunmaz, şiir olur’ da diyebilmeliyiz.

Bizden biri

Edip Cansever’in ‘Şiir geldi kelimeye dayandı’ cümlesinden mülhem, ‘şiir geldi okuruna kavuştu’ demek mümkün. Belki de şairi artık ‘bizden biri’ diye gören okur kuşakları yetişti son on yıllarda. Belki de ilk kez ‘müfredat’ bir işe yaradı, şiire yaradı diyelim, ortaokullardan liselerden başladı şiir ve edebiyat sevgisi. Eh o zamandan başlayan bir ilgi ve sevgi de hayli uzun sürer sanırım. Bunun iyiliğini unutmamalı. Şaire de şiire de okura da. Fazla mı iyimserim ya da umutlu görünüyorum? Olabilir, ama tersi için de bir neden görmüyorum. Şiirden konuşurken niye hep iyimser ya da umutlu olmak gibi bir zorunluluk olsun ki? ‘Seversin, kavuşamazsın, aşk olur’ denildiği gibi, belki de ‘yazarsın, okunmaz, şiir olur’ da diyebilmeliyiz. Şiire dair sürekli bir suçluluk duygusu, bitmeyen bir savunma hali ve kaçınılmaz bir karamsarlık içinde biteviye aynı sorunlardan, dertlerden oluşan bir şiir paketini gündeme getirmenin anlamı ne?

Kapitalizmle şiir arasında tuhaf bir ilişki var, şiir tuhaf ya, eğri, yamuk, çarpık, vahşi, dörtnala kapitalizmle yarışıyor şiir, onu geçmek için. Evet tabii güzel bir mitolojisi var şiirin, belki şiirden de güzel.

Şiir mitolojisi

Bir defa, herkese göre ayrı bir şiir görüşü var. Mesela benim hem yakın hem şair pek çok arkadaşım bu yazıyı okuyacak olsa, muhtemelen çoğunun katılmadığı, beğenmediği pek çok yer olacaktır bu yazıda. Hatta şöyle söylemeli: Hiçbiri bu yazıdaki görüşlere katılmayacağı gibi, çoğu da karşı çıkacaktır. Diyeceğim, tıpkı şiir gibi şiir üzerine yazı da kimseyi memnun etmek için yazılmaz. Öyle olsa ben yazardım! Mesela şöyle denilecektir: Şiirin bir sürü sorunu varken, adamın değindiği şeylere bak! Haklı bir eleştiri. Ben de sorunsuz bir alandan konuşuyormuş ya da yazıyormuşum hissi uyandırmak istemem. Ama öte yandan şunu da unutmamalı: Kapitalizmle şiir arasında tuhaf bir ilişki var, şiir tuhaf ya, eğri, yamuk, çarpık, vahşi, dörtnala kapitalizmle yarışıyor şiir, onu geçmek için. Evet tabii güzel bir mitolojisi var şiirin, belki şiirden de güzel. Öyle olduğu için de çoğu kere hikmetli sözler gibi çatılıyor, insanda yüce hisler uyandırıyor. Hemen oracıkta o anda şiir için şehit olabilir insan bu sözleri okuyunca. Şairlik ne ki şehitliğin yanında? Kim bilir belki ikisi de birbirlerinden yüce şeylerdir, fakat ne yazık ki şairler bunun pek farkında değillerdir!

‘Türkiye yeniden’ diyenler var bir de, ‘yeni Türkiye’ aşkıyla şiir yazanlar. Yani, eskiden var olup da kaybedilen ve yeniden bulunan bir Türkiye’nin şiirleri. Bunu düşünüyorum, daha doğrusu bir sonuca ulaşamayıp, bir karara varamadığım için bir de buraya yazdım. Acaba öyle midir diye?

Eski yeni

Sanırım şimdi yaşanan da bu. Bir taraftan ‘şairlik mi o da ne?’ diye soran, hatta bu ve benzeri sorular üstüne dergi, fanzin çıkaran şairler var, fakat ne hikmetse onlar da aynı yoldan gidip ‘bazı şairler ve şairlikler’i sorguluyorlar bazı şairler ve şairliklerin lehine, diğerlerinin aleyhine. ‘Keskin şair’lik halleri diyelim. Jilet yer gibi şiir yazan bıçak gibi şairler. İmge-toru Attila İlhan olabilecek dizelere benzetmek istedim bunu. Sonra geçiyor. Üstelik fena halde geçiyor.

‘Türkiye yeniden’ diyenler var bir de, ‘yeni Türkiye’ aşkıyla şiir yazanlar. Yani, eskiden var olup da kaybedilen ve yeniden bulunan bir Türkiye’nin şiirleri. Bunu düşünüyorum, daha doğrusu bir sonuca ulaşamayıp, bir karara varamadığım için bir de buraya yazdım. Acaba öyle midir diye? Yoksa Türkiye onu ‘yeni’ diye yeniden sevenlerle, yeni meni şöyle dursun biz Türkiye’yi istiyoruz diyenlerin arasında olağanüstü bir şiir değeri mi kazandı acaba? Yeniden keşfedildi belki de. Öyle ya, şiir mitolojisine göre her şeyin önce şiirle karşılanması, karşılaşması, anlaşılması, yorumlanması filan gerekiyor ve şiirin, hatta şairi uyurken, herkesten, her şeyden önce de orada olması icap ediyor. Bu arada bir şey de yeniden keşfedilecekse, bkz. Türkiye, bunun da yine şiirle olması gerekiyor. Emin miyim? Değilim. Belki bu da, tıpkı bu yazı gibi, tümüyle bir hüsnükuruntudan ibarettir. Hem şiiri şiir kılan diyelim biraz da onun bu ikili yönü değil midir, hem illüzyon hem hakikat arayıcısı. Yani bir bakıma madenci, madencinin feneri, bazen çömlekçi bazen çömleğin kendisi, kabı, içindeki su, bazen şiir olarak Ali İsmail Korkmaz, fena halde Ahmet Erhan’ın fotoğrafçı yerine bahara durduğu andaki esmer, çocuk ve ekmek gibi sıcak gülümseyişine benzeyen Ali İsmail, ve bazen onun Eskişehir’deki heykelinin elleri, içi göğe bakan eller, içiyle yağmura bakan ve kuşlar su içsin diye bir ülke kadar büyük elleri onun, bir şiir-i hakiki. Burada duralım. Şiir işte bazen de böyle çırılçıplak olur ve orada durulur. Eski ya da yeni Türkiye. Ölümün, aşkın ve şiirin, diye fiyakalı cümle kuralım, eskisi de yenisi de yoktur. Ya da şöyle cümlelerimiz iddialarımız olsun, birbirinden cümle, cümleten iddia: şiir Türk’ündür, ölüm Doğunun ve aşk bir Arap şiiridir…

‘Yeni güzel adam’lar

Bu arada, çok konuşulan ama çoktur da ‘yok, kayıp’ diye konuşulan bir şey oldu. Gezi direnişinden sonra, sanki bir şiir direnişi gibiymiş gibi bir yandan da, şiirin itibarı arttı ya da geri geldi, şair de şiirinin sayesinde yine itibar kazandı yeniden. En son ne zamandı? Bana kalırsa en son 1970’lerde çıkmıştı şiir sokağa, “İşçi-Köylü” gazetesi satarak ya da “Biz ‘Halkın Dostları’yız!’ diye bağırarak. Onlar şiirin haysiyetini temsil eden bir şey yapıyorlardı ve bu da şiire aynı zamanda hayatiyet kazandırıyordu. 1980’lerden sonra ise bir büyük, atak, haylaz, beşbenzemez, kalfalığa bile değil acemiliğe çıkmayı şiar edinmiş ‘yeni güzel adam’ın, adamların şiirleri fena halde şiir, fena halde yeni bir eylem olarak, gecikmeyle ama geç kalmamış, taze bir sevinçle karşılandı, bu tazelikle göğe bakıldı ve derken şiir dilden dile…

Yineliyorum: 1980’ler şiiri ya da şiir dönemi, sonraki kuşaklar ya da daha sonra yazanlar tarafından, fena halde, bakın ‘fena’ demiyorum, çünkü böyle şeylerle ilgilenmiyorum, adet olduğu üzre yerden yere vurulup parçalarına ayrıldı. Şimdi kalbim cam kırıklarıyla dolu desem kötü bir şiir olur. Ne tuhaf, kırılıp hemen yapışmak gibi bir şey var bende. Bir şey işte. İyi mi kötü mü bilemedim.

Diyeceğim, 1980’ler en azından, yani o dönemin, o yıllarda yazanların hiçbiri şair olmasa da ya da aralarından çok az, ancak bir kaç şair çıksa da, hem kaç tane çıkacaksa ayrıca, şiirleri de birbirine benzese filan, yine de şiire ‘saygı duruşu’nda bulunmuş kişilerden oluşur. Üstelik bu saygı duruşu da epey uzun sürmüştür. Ve İkinci Yeni, yani 1950-60 arası fena halde yeni, dolu, yüklü, farklı biçimde, adeta gökten inmiş bir mucize gibi yapılan, yazılan bu şiir okunmak ve sevilmek ve yaygınlaştırılmak için 80’leri beklemiştir.

Şiir, şimdi

Şiir diyorum, ne tuhaf, yazıldığından çok üstüne yazılıyor, konuşuluyor, tartışılıyor. Bu haliyle de en çok aşka benziyor: Aşk mı, seviyor mu, insan kaç kere aşık olur hayatta? Bu ve benzer sorular şiir için de çok sorulur. Şimdi şiir üstüne, aşk gibi ve aşkla elbette, yine çok konuşuluyor, yazılıyor. Çünkü şiir aşkla sevilir, aşkla yapılır, aşkla yazılır. Tutku da diyebilirsiniz. Hep öyle olmuş. Şimdi de öyle. Şimdi aşk daha çeşitlendi, zenginleşti, farklılaştı, ifade biçimleri değişti, ama aşk, özünde aynı dedikleri gibi. Anlatımı, ifadesi, gösterme biçimi, tarzı, üslubu, dili, sözcükleri eskiye hiç benzemiyor ama, aşk yine aşk. Üstelik bazen fena halde aşk, şiir de öyle işte, fena halde aşk, fena halde şiir. Fena bir hal, ezcümle. Ama bana sorarsanız şimdi durum hiç de fena değil şiir hususunda.

Haydar ERGÜLEN

İllüstrasyon: Yeşim Paktin

Kaynak: www.t24.com.tr