Çalışma, tarih boyunca insanoğlunun doğa ile mücadelesi bağlamında hem eylemin içinde olması itibariyle bu sürecin içinde bulunan kişi için hem de düşüncelerini bu konuya odaklayan düşünürler için her zaman önemli bir konu olmuştur.

Yaşam çalışmayı en büyük varlık nedeni olarak görür. Çalışmanın insanın evriminde, bugünkü medeniyete kavuşmasında en büyük etken olduğunun bilincinde olarak çalışan insana varlıkların en değerlisi gözüyle bakar. Çalışmaya bu denli değer veren uygarlıklar çalışmayı yüce tutar, çalışan insanın yanında çalışan herkesi kendine eş sayar.

Tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak ve emek sarf etmek zorundadırlar, bu çalışmayı yaparken onları yönlendiren içgüdüleridir. İlk insanı da yüksek bir hayvan olarak bu tür bir çalışma içinde görürüz. Bu evrende doğa ona da egemendir. Ancak zamanla insan, aklını geliştirerek kendini diğer canlılardan ayırmasını bilmiş ve doğaya egemen olma aşamasına gelmiştir. Gelişen aklıyla çalışmayı kolaylaştırıcı bir takım araçlar yaratıp üretmiş gereksinmelerini daha kolay elde etmenin yollarını bulmuştur. İşte bu her buluş onu doğaya biraz daha egemen kılmıştır. Zamanla daha fazla gereksinim duydukça onları karşılamanın yollarını aramaya başlamış, bu da onu toplu yaşama itmiştir. Toplu yaşamda birlikte çalışıp üretmenin yararını görmüş, toplumunda iş bölümünü gerçekleştirmiş ama bu arada farkında olmadan toplumda sınıflar meydana getirmiştir. İnsanlar arasındaki bu sınıflaşma, akıllının, güçlünün, zayıfı ezmesine, yönetmesine, çalıştırıp sömürme düzeninin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bugünün uygar, teknolojide ilerlemiş ülkelerinde emeğe gereken saygı, emekçiye insanca yaşama hakkı verilmesine rağmen, geri kalmış ülkelerde insanın diğer temel haklarında olduğu gibi emeğe ve emekçiye gereken saygınlık ve rahat yaşam olanakları sağlandığı söylenemez. Ancak insanlık tarihi göz önünde tutulduğunda bugün gelinen nokta bir başarıdır. Emek vermek çalışmak insan için genelde güç bir olaydır. Ancak emek sonucu üretilen de o oranda değerli bir üründür. Sonuç elde edildiğinde o ürün onu üretene büyük bir haz ve mutluluk verir.

Bilim, çalışmayı tarih boyu yüce bir amaç olarak benimsemiştir. Çalışanı çalışmayana oranla daha değerli tutmuştur. Felsefede kol ile çalışmanın kafa ile çalışmaya eş değer olduğu vurgulanır ve bu şöyle açıklanır: “Çalışma, bedenin ve düşüncenin ortak çabasını gerektirir, her beden çalışmasında düşünsel bir yan bulunduğu gibi her düşünsel çalışmada da bedensel bir yan vardır. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Çalışmayı kol ve kafa işi diye ayırma tarihseldir. Bir zamanlar yoktu, bir zaman sonra da olmayacaktır. Toplumun bütünsel gelişmesi için bu ayrımın ortadan kaldırılması gereklidir. Bunun ön koşulunun da her çocuğa eşit eğitim ve öğretim olanaklarının sağlanması ve her insanın kültür ve yönetim işlerine katılması, ağır işlerin makinelere gördürülerek her insanı kültürel gelişme olanaklarına kavuşturulması olduğunu belirtir.”

Bütün bu gelişmeleri dikkate alarak şöyle bir yargıya varmak mümkündür: Dünün az çalışmak için aklını ve gücünü kullanarak hem cinsini çalıştıran onun emeğini sömüren insanı, bugün teknolojik buluşları ile aklın fazla, beden gücünün az kullanıldığı daha insanca yaşam biçimini yaratmaktadır. Kuşkusuz teknoloji ilerledikçe bugünkü noktadan daha güzele gidilecektir.

Bu demektir ki, insanlar tarih boyu doğayı tanımak ve sırlarını çözmek için çalışmışlardır. Bu anonim çalışmaların yarattığı yapıtları nesilden nesle devrederek, çoğaltarak bugünün insanının gönencini sağlamışlardır. Bugünün uygarlığını gerçekleştirirken sabır ve kararlılıkla testereyi ve baltayı, pürüzleri, bilgisizlikleri ve boş inançları yok etmek için de rendeyi kullanmışlardır. Bugünün insanının da görevi yarının insanları için eserler yaratıp üretmek olmalıdır. İnsan kısa ömrü içerisinde bir eseri tamamlayamaz ama o eserin yapımında çalışır, ondan sonrakiler için çalışmayı sürdürür. Çalışmanın böylesi güzeldir. İnsanlığa güzel yarınlar kazandırmak için çalışan kişi ölümünden sonra da toplumun gönlünde yaşar, sevgi ve saygı ile anılır.

Bakın Bertrand Russel “Aylaklığa Övgü” adlı kitabında çalışmadan nasıl bahsediyor? “Çalışmanın erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa, refaha giden yol, çalışmanın örgütlü bir düzen içerisinde azaltılmasından geçer. Toplumumuzda birey, kar için çalışır; ama onun çalışmasının toplumsal amacının, ürettiği şeyin tüketilmesi olması gerekir. Çalışkanlığı arttırıcı etkenin kar sağlamak olduğu bir dünyada insanların duru bir biçimde düşünebilmelerini zorlaştıran şey, üretimin toplumsal ve bireysel amaçlarının böylesine birbirinden ayrılmış olmasıdır. Bizler üretimi gerektirdiğinden değerli, tüketimi de gerektiğinden değersiz tutarız. Bunun bir sonucu olarak da, eğlencenin ve basit mutluluğun önemini küçümser, üretimin değerini tüketiciye verdiği haz ile ölçmeyiz.

Geçmişte ufak bir aylak sınıf, büyük bir çalışan sınıf vardı. Aylak sınıfı oluşturanlar toplumsal adalet açısından hiç de hak etmedikleri imtiyazlardan yararlanıyorlardı, dolayısı ile bu sınıf ister istemez baskıya yöneliyor, nefret uyandırıyor ve imtiyazlarını haklı gösterecek kuramlar icat etmek zorunda kalıyordu. Bu olgular aylak sınıfın mükemmelliğini büyük çapta azaltmış, ama bu gerilemeye rağmen, bizim uygarlık dediğimiz şeyin hemen hemen tümünü bu sınıf yaratmıştır. Bu sınıf, kitaplar yazmış, felsefeler ortaya atmış ve toplumsal ilişkileri bu sınıf incelemiştir. Hatta barbarlıkları bile bu sınıf engellemiştir”.

Evet, yazarın eserinden aldığım bu bölüm o günün koşullarını yansıtıyor ama günümüzde de durum bundan pek farklı değil sanırım. İnsanlar çalışmayı sadece kendilerine gelir getiren işlerinde çalışmak olarak algılayıp dış dünya ile bağlantılarını kesip insanlıklarından uzaklaşabiliyorlar. Oysa çalışmanın daha verimli olabilmesi için insanların boş vakitlerinin de olması şarttır. İnsanların çalışmalarını sadece işlerinde değil toplumsal olaylarda da sürdürmeleri gereklidir diye düşünüyorum.

Yani boş zamanın, toplumumuzda yaygın olarak söylenen “boş duranı Allah da sevmez kuluda” sözünde olduğu gibi o kadar da gereksiz ve basit olarak yargılanacak bir şey olmadığı görüşümdeyim. Hatta başlı başına bir felsefe konusu olduğunu düşünüyorum. Önemli olan boş zamanın nasıl kullanıldığıdır. Thomas Hobbes’a göre “boş zaman, felsefenin anasıdır.” Irwin Edman’a göre ise “Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür.”

Boş zaman genelde iş ve çalışmayla ilintili görülmüştür. İşten artan, geriye kalan, bağlayıcılık ve zorunluluktan uzak bir zaman olarak tanımlanmıştır. Bu zaman dilimi, kişinin özgür iradesiyle, kendi istenciyle kullanacağı, tasarrufta bulunacağı bir zaman dilimidir. Ancak zamanla çalışmanın önceliği sorgulanmaya başlandığından bugün birçok sosyolog, boş zamanı kendi bağlamıyla ilintili tanımlanması gereğinden söz etmektedir. Applebaum’a göre, modern dönemle birlikte boş zaman kavramı başlı başına bir sorun haline geldi. Kullanıma açılan zamanın geçirilmesi gerçekte bir demokrasi sorunu olarak görülmeye başlandı. Bu zamanın kurulu düzene katılma ya da onu sorgulama, değişim talepleri için entelektüel temel oluşturma fırsatı olarak kullanılacağı ise açık değildir. 1960 ve 1970’lerde daha fazla ücrettense daha fazla boş vakit talep eden güçlü bir toplumsal hareket mevcuttu. Ancak, 1980’lerden itibaren iktisadi ve siyasi sorunların boş vakti ve daha fazla serbestiyi gözden çıkarma pahasına yadsınmasına neden oldu. Boş vakti niçin, nasıl ve kim için, ne derece tadına vararak geçirdiğimiz tartışmalıdır. İş haftası ve saatler bu yüzyılın başından itibaren azalma gösterdiyse de, son yirmi yıl içinde radikal bir değişiklik beklentisi gerçekleşmiş değildir.

Boş zaman olgusu yakın gelecekte üzerinde en fazla durulacak konuların başında yer alacağa benziyor. Toplumsal refahın artmasıyla birlikte insanların zorunlu çalışmadan arta kalacak zamanlarının çok olacağı tahmin edilmektedir. Endüstri sonrası toplumda çalışanların, gelir düzeyinin yükselmesi ve otomasyonun etkisiyle kimi bağlayıcılıklardan kurtularak daha fazla boş vakit bulacakları ve zorunlu işlerin elektronik sistemin üzerine yıkılacağı bir gerçektir. Çalışma sürelerinin azalması ise gelecekte toplumları boş zaman merkezli olarak dönüştürecektir. Endüstri sonrası toplumda işlerin otomasyon sistemi sayesinde daha kısa zamanda ve daha etkin yerine getirilmesiyle oluşacak boş vakitler, bireysel ve toplumsal bilincin yeniden şekillenmesine imkan tanıyacaktır.

Ayrıca onların sağlıklı aydın bir kafaya sahip olabilmeleri için eğitim ve öğretimlerini yapabilmeleri, boş inanç ve bağnazlıklardan kurtulup bilimsel bilginin rehberliğinde insanları aydınlatmaları için gereken koşulları yaratmak yine bizlerin bu doğrultudaki görevleri arasındadır. Tarih boyu yine insan tarafından sömürülen emekçinin de bir insan olduğunu, onun da en az diğer kesimler kadar insanca öğrenme, düşünme, rahat yaşama hakkı olduğunu insanlara toplumlara kabul ettirmek için çalışmak, bizlerin tüm gücümüzle gayret göstermemiz gereken görevimiz olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

  1. Aylaklığa Övgü- Bertrand RUSSEL (1872–1970) İngiliz filozof
  2. İş ve Boş Zaman- Herbert APPLEBAUM (1925–2001) Amerikalı filozof
  3. Boş Zaman üzerine Kuramsal Yaklaşımlar- Fırat üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
  4. Boş Zaman ve Rekreasyon Yönetimi-Anadolu Üniversitesi Yayınları

Kaynak: “ÇALIŞ ”MA” NEREYE KADAR?” Yiğit ÇAMLIBEL http://derinuzay.org.tr/621