Krishnamurti, insanlığa özgü sorunların çözümünü kelimelerde ya da felsefî kavramlarda aramaz. Tam tersine ona göre, dünyada sorunlarımızı yaratan, kelimeler ve kavramlarla koşullanmış düşüncenin kendisidir. Gelecekte kullanılacak ideal bir çözüm de önermez, çünkü yalnızca “olan” vardır, “olması gereken” yoktur. Bu bölünme çatışmaya neden olmaktadır. Krishnamurti’nin önerisi, “olan”ın imgesiz ve kelimesiz gözleminden başka bir şey değildir. Sokrates’ten sonra (özellikle Aristo ve sonrası) deneyimsel bilgi, sezgi, keşf gibi bilgelik çalışmaları felsefenin dışında bırakılmıştır. Krishnamurti’nin insan sorunlarının nedenleri ve çözümlerine ilişkin yaklaşımı, Aristo sonrası felsefenin tam karşıtıdır. Krishnamurti düşüncenin sorunları oluşturduğunu ve çoğalttığını belirtir. Önerdiği yöntem ise, Sokrates’in sohbetlerindeki gibi, bilgelik yaşantısıyla yaşamın kavranmasıdır. Benzer izler Anadolu sohbet geleneğinde de vardır.

Descartes’ın “Ego cogito ergo sum” (Ben düşünüyorum, öyleyse varım) ifadesi, Batı felsefe tarihinde töz felsefesinden özne felsefesine geçiş noktası olarak görülür. Bedia Akarsu, bu önermenin, “Öznenin iç algıda kendi bilincine varıp, kendi varoluşunu dolaysız bir biçimde kavramasını”(1) dile getirdiğini belirtir. Descartes’ın bu sözü Hegel’in felsefî dizgesinde dışsal nesnelere yönelik anlıksal bilinçten, kendine yönelik refleksif bilince geçiş noktasıdır ve “düşünen ben olarak Ich”, kendini anlıksal bilinç düzeyine kadar işleyen “duyumsal ben”den farklılaştırarak kurar. Refleksif düşünme etkinliği, anlıktan usa geçişi sağlayan öz bilinç ya da kendinin bilinci kıpısıdır. Bu yazının başlığındaki ben’siz terimi, işte bu “düşünen ben” ile bağıntılıdır.

Düşünen benin etkinliğinin ürünü olan görüngü, özneden bağımsız var olan görünüşten farklıdır. Husserl’in olgu bilimlerinin karşısına koyduğu fenomenoloji, nesnelerin özüne yönelmiş bilincin bilimidir. Dolayısıyla kendisini olguları gözlemleyip yargılara ulaşan sıradan ya da naif düşünmeden ayırır. Bütün bir olgular dünyası parantez içine alınarak dışarıda bırakılır. Sartre’ın felsefî anlayışındaki fenomenoloji kavramı ise aksine bir olgu bilimidir; ben’in (I) bilinç ile ilişkilerini, dolayısıyla varoluş sorunlarını ele alır. Krishnamurti’de ise “olan”ın imgesiz ve düşüncesiz bir farkındalığı sorunsallaştırılır. Bu bağlamda Husserl’den farklıdır.

Ahmet Soysal, Husserl’in fenomenolojisindeki ana düşüncenin mutlak öznelliğe varmak ve nesneyi özneden yola çıkarak açıklamak olduğunu, böylece Fichte’nin çabasını yinelediğini, ama yönteminin ondan farklı olduğunu belirtir. “Bu yönteme, birbirine bağlı olan üç kavram temel oluşturmaktadır: Reduktion (ya da «indirgeme»), İntentionalitat (ya da «yönelimsellik»), Konstitution (ya da «kuruluş») kavramları.”(2).

Sartre, fenomenolojik ontoloji adını verdiği çalışmalarında bilincin, dünyadaki somut ilişkiler içindeki insan varoluşu ile ilgilendiğini vurguluyordu. Bilinç fenomenolojisi ya da bilincin refleksif incelenmesi, şeylerin, kendisinin ve başka kendilerin bir bilinci olarak insanın doğasıyla ilgiliydi. Onun hedefi, Husserl’in fenomenolojisi gibi mantıksal ve soyut değil, ikilemler, çelişkiler içindeki somut insanların yaşamıydı. Husserl gibi Sartre da fiziksel beden, sayı, değer, psişe, psiko-fiziksel kişi, ben gibi çeşitli yönelimsel nesnelerle ilgilenmişti.

Krishnamurti’nin bilincinin yöneldiği nesneler de psişe, ben (me), ben merkezi, kendi (self), ben (I), ben (ego), zihin, düşünce, öğrenme, bilgi, bellek, koşullanma, özgürlük, zeka, vb.’dir. Krishnamurti’nin imgesiz bakışı, Husserl’in indirgeme yöntemine benzerlik gösterir. Krishnamurti’de bakışın kendisi geçmişin tortularından arındırılırken, Husserl’de indirgeme yöntemiyle insanın bilincinde nesnenin özü olan düşüncelerden başka her şey paranteze alınır. Diğer yandan Krishnamurti’de nesnelerin özünün insanın bilincinde oluşturulması söz konusu değildir. Aksine bilincin tüm düşüncelerden saflaştığı bir düşüncesiz farkındalık konumundaki bakış söz konusudur.

Sartre’ın, The Transcende of the Ego (Ben’in Aşkınlığı) adlı kitabını İngilizce’ye çeviren Kirkpatrick ve Williams, Sartre’da bilincin, şeylerin açığa vurulan görüsünden başka bir şey olmadığını, her yerde olan varlık olduğunu belirtirler. “Bilincin varlığının seyredilmesini dışarıda bırakan herhangi bir bilinç edimi olamaz. Bilinç hiçbir zaman tek başına değildir. Var olan dünyadan soyutlanmış değildir. Husserl’in indirgeme tekniği, Sartre’ın ben (ego) üzerine çalışmaları içinde düşünülemeyeceği gibi, böyle bir indirgeme hiçbir şeyin, bilincin bile refleksif bir sorgulamasına olanak bırakmaz. Böyle bir indirgeme için, yönelimsel bilincin kendi içinde bir karşıt etkinlik olmalıdır: Bilincin bir çeşit Brahmanik yokluğu(3)

Batı dünyası, Freud ve diğerleri aracılığıyla bilinci, bilinç ve bilinçaltı olarak ikiye ayırmıştır. Hiç öyle olmayabilir de. Freud’u, Jung’u atın bir kenara ve başlayın. O zaman keşfedecekleriniz ikinci el değil, özgün olacak.

Krishnamurti

Krishnamurti, koşullanmaya örnek olarak kendisinin Hindistan’da bir Brahman olarak yetiştirilmesini verir ve bir çözümlemeye girişir: “Ben Hindistan’da bir Brahman olarak yetiştirildim ve ben buyum diyorum. Bu, kökleri oldukça derin bir önyargı, tarihsel, kültürel unsurlara dayanıyor ve gelenekler benim bu olduğumu söylüyor. Bu benim koşullanmam. Zihnin, söz konusu koşullanmanın ayırdına varması olanaklı mıdır? Yalnızca bu. Fazlası değil. Bu koşullanmanın ayırdına vardığında neler olur? (…) «koşulluyum» diyen ben (I), koşullanmadan farklı mıdır? (…) İmge gözlemleyendir. (…) İmge … nasıl yok edilecek, öyle ki bundan özgür olacağım(4).

Yukarıdaki paragraflarda geçen Brahma sözcüğünü biraz irdeliyelim: Hegel’in yazılarından derlenmiş Register’de, Brahma ile ilgili şu önermeler var: “Hint bilincinin en üst kavramı, soyut öz; saf soyut düşünmenin kendisi; soyut Varlık olarak kendi iç belirleniminde kalma; saf Varlık kategorisidir ve içinde Hint tasarım gücü kendisini bütün tikelliklerden arındırmıştır; yoginin kendisini zorlayarak, konsantrasyon yaparak ve zihnindekileri boşaltarak ulaştığı soyut Kendinin-bilincidir; ben metalim, ben çiçeğim; kendi içinde ezelî sessizliğindeki yalın Töz; insanların Brahma ile ilişkisi; doğal Kendinin-bilinci olarak düşünme; saf konsantrasyon anındaki şehvetsiz, nefsanî olmayan, duyumsal olmayan Bir.”(5) Hegel, Brahmanların AUM zikri yaparak zihinlerini boşalttıklarını ve bu boş bilincin Varlık olduğunu belirtir. Kısaca: “Boş bilinç Varlıktır.”

Brahman bu aile geleneğinde yetişen Krishnamurti’nin, sohbet yöntemiyle zihinlerin bütün koşullanmalardan özgürleşmesini, sana ya da bana ait olmayan bir saf zekânın insanda edimleşmesini erek edindiğini söyleyebiliriz.

Bilgi nedir?

“Bölünme olduğu için şimdi düzensizlik var. Büyük bir bolluk varken, insanlar aç kalıyor. Savaşlar, çatışmalar, acımasızlığın her biçimi var. Sonra inancın örgütlenmesi var, yine birliği bozan ve savaşları doğuran dinsel örgütlenmeler…”(6) Düşüncenin bize binlerce sorun çıkardığını söylüyor Krishnamurti; düşüncenin her zaman sınırlı ve koşullu olduğunu; ben (me) diye isimlendirilen yapıyı ürettiğini belirtiyor. “Düşünce belleğin yanıtıdır. Bellek bilgilerin depolanmasıyla oluşur. Bilgi ise deneyim yoluyla kazanılır. Yani deneyim, bilgi, bellek beynin içindedir. Sonra düşünce, sonra edim… Böylece bütün süreç bu hareket üzerine temellenir: deneyim, bilgi, bellek, düşünce, edim. Bu bizim yaşam biçemimizdir yani düşüncedir. (…) Bu bilgi bizim bütünsel ve tam bir insan olarak eylemde bulunmamıza engel oluyor.”(7) Krishnamurti bu bilgi ile bilgeliği kesin çizgilerle birbirinden ayırıyor.

Bilgelik nedir?

Duyarlı bir farkındalıkla bilgimizin yetersizliğini gözlememizi istiyor. “Şiirleri, edebiyatı, mükemmel mimarîyi seyrediyoruz, fakat bunların içinde çok az güzellik var. (…) … çok az güzellik, dinginlik ve saygı var. Niçin insanlar (…) küçük bir kariyer ile övünen, küçük bilgileriyle kibirlenen insanlar oldular, niçin? İnsanlığa ne oldu? Sizlere ne oldu?”(8)

İnsanlığın sorunlarının temelini oluşturan krizi bu satırlarla ortaya koyuyor ve bilgeliğin kitaplarda olmadığını ekliyor. Kriz kalbimizde, zihnimizde ve beynimizdedir. Bilgimiz her zaman sınırlı bir alan içerisinde hareket ettiğinden çatışma vardır.

İçinde yaşadığımız toplumlar, bireylerarası ilişkilerle var oluyor ve dolayısıyla toplumda köklü bir değişimin gerçekleşebilmesi, ancak bireysel bilinçlilikte bir dönüşüm ile, eş deyişle içsel bir devrim ile olanaklı. İnsanların gereksinimi “kendini bilme” ya da “bilgelik”, bilgi biriktirme değil. Dinsel ve milliyetçi koşullanmanın bölücü ve sınırlayıcı etkileri anlaşılmalı. Beynin içindeki geniş uzayda büyük bir enerji var ve insanlar kendilerini buna açmalı. Bu enerjinin açığa çıkması ise “İnsanın kendisindeki yaratıcılığın birdenbire bir yay gibi fırlayarak ortaya çıkması ve yavaş yavaş etki eden bir ilaç gibi halkın geniş bir bölümünü etkilemesinin anahtarı”(9)dır.

“Kendini eğitmek bilgeliğin başlangıcıdır.”(10) Bu bilgelik, insanların milyonlarca yıldır içinde yaşadıkları deneyim, bilgi, bellek kaydı, düşünce, edim döngüsünden farklıdır. “Öyleyse kriz, düşüncenin doğasındadır. (…) İlk olarak düşüncenin doğasını gözlemleyin.”(11)

Çatışmadan özgür olmak nasıl olanaklıdır?

Beyin, zihin, sorunlardan özgürleşebilir mi?

BEYİN ANCAK ÖZGÜR OLDUĞUNDA SORUNLARI ÇÖZEBİLİR.

Bizlerin politik, dinsel, kişisel ilişkilerimizdeki sorunları çözmeye çabaladığımızı, ama sorunlar çözülmediği gibi başka sorunların eklendiğini belirtiyor Krishnamurti. Zihnimizdeki, kalbimizdeki ve bilincimizdeki krizin gözleminin bile çatışma doğurduğunu, “olan” ile “olması gereken” arasında bölünmeye yol açtığını vurguluyor. Düşünce her zaman sorunlara eskinin arkatasarıyla yaklaşıyor; onları anılarındaki izler ve eskinin koşullanmalarına uygunluklarıyla anlamaya çalışıyor. Bu yüzden sorunlar düşünce ile çözülemiyor. Çözüm ise “olan”ın arı bir farkındalığında. Geçmiş koşullanmaların ürünü olan anılarımıza, önyargılarımıza, fikirlerimize dönştürülmeden oldukları gibi görülmesinde.

DÜŞÜNME NEDİR?

BEN DÜŞÜNÜYORUM DEDİĞİMİZDE NE DEMEK İSTİYORUZ?

“Düşünme arkatasarın, geçmişin, birikmiş deneyimlerin verdiği tepkidir. Bireysel ve toplumsal, tikel ve ırksal, bilinçli ve bilinçsiz olarak farklı düzeylerde belleğin yanıtıdır. Bunların hepsi bizim düşünme sürecimizdir. Bu nedenle bizim düşünmemiz hiçbir zaman yeni olamaz. Hiçbir yeni fikir olamaz, çünkü düşünme kendisini yenileyemez.”(12)

Kelimenin olmadığı yerde düşünce var olabilir mi?

Zihin kelime olmadan düşüncenin hareketini göremeyecek kadar kelimelere tutsak mıdır?

Ben (I), zihin; ben’i (me) – her şeyiyle beni – kelime olmadan gözlemleyebilir mi?

Bu sorular üzerine tartışırken Krishnamurti, kendimizi hiçbir çağrışım olmadan gözlemlememizin, birikmiş bilgilerimiz olan anılar, öfke, kıskançık, düşmanlık, güç arzusu vs. olmaksızın kendimiz hakkında bir şeyler öğrenmemiz olduğunu söyler. Her çağrışım bir kelime, bir anı, bir imgedir. Burada sorgulanan “zihnimiz, kelimenin hareketi olmadan kendisine bakabilir mi? Sorusudur. Kelime düşünendir, kelime gözlemcidir. Ben (I) sonuçlandırılmış düşüncelerden oluşur ve biz bu ben’in sürmesini isteriz. “Ben yazmayı sürdürüyorum”, “Ben ismimi ve bedenimi sürdürmek istiyorum”, vb. Ben (I), görüldüğü gibi eylemlerimizin öznesidir ve bilinç tarafından oluşturulmaktadır.

Ben (me) ise hücrelerimizde düşünce olarak kayıtlı olan incinmelerin, acıların, hazların, korkuların, vb. anımsanmasıdır. Bilgi, bu ben’in (me) müdahalesi olmadan işediğinde olağanüstü bir şeydir, insan yaşamında mantıklı, akılcı ve etkin bir yeri vardır. Fakat genellikle ben (me) bütün bilinç edimlerine karışır ve düşünce kendisini ben (me) ile özdeşleştirir. Benim ülkem ve senin ülken gibi bölünmelere yol açar ve insanlar birbirleriyle savaşa tutuşur.

Düşünce ben’i (me) niçin yaratır?

Öncelikle düşünce tutarlılık arar, çünkü ancak güven varsa beyin doyuma ulaşır. Güven olduğunda sinirsel ve ussal olarak beyin çok iyi çalışır. Dolayısıyla düşünce tarafından üretilmiş bu ben (me), düşünceden ayrı bir şey haline getirilir. Düşünce kendisinden bağımsızlaşan, bilgi edinen, gözlemleyen, aslında biriktirilmiş geçmiş zaman olan ben’i (me) inşa eder. Bu ben (me) ise kendini gelecek olarak değiştirir. Artık düşünceden bağımsızlaşmıştır. “Bu ben (me) bir isme ve biçime sahiptir. Ben’in (me) bir etiketi vardır. K. veya John diye çağrılır ve kendi biçimine sahiptir kendisini bedeniyle, yüzüyle bütün işleriyle kimliklendirir. … peşinden koşmak istediği bir idealle … kimlik kazanma olgusu vardır.”(13)

BEN (ME) BİR KELİMEDİR VE EĞER BU KELİMEYİ KALDIRIRSAK BEN (ME) NEDİR?

Sartre’a göre ben (ego), ben (I) ile ben (me)’nin birliğidir. “Ben (I) edimlerin birliği olarak ben (ego)’dur. Ben (me) ise hallerin ve sıfatların birliği olarak ben (ego)’dur. Bu iki ben kavramı aslında aynı bir gerçekliğin iki yüzüdür ve dilbilimsel olarak değil, işlevsel olarak birbirinden ayrılmaktadır.”(14)

Sartre’a göre biz bir kitap okurken, kitabın bilinci, hikâyedeki kahramanların bilinci vardır ve bu bilinçte ben (I) yoktur. “Reflektif olmayan bilinçte ben (I) yoktur.”(15) Yani bilinç kendisini kendisine konu edindiğinde, kendisine yöneldiğinde ben (I) ortaya çıkıyor. Kendisinden başka bir şeye tam yöneldiğinde ise ben (I) yok oluyor. Krishnamurti’nin imgesiz ve düşüncesiz bakış ile vurguladığı bu tür ben’siz (I) bir bilinçtir. “Bir portreyi hayranlıkla seyrettiğin anda ben (I) yoktur.”(16)

Hegel’de bilinç kendisinden başka bir nesneye yöneldiğinde, «Anlık» (Verstand) konumundadır. Kendine yöneldiğinde ise «kendinin-bilinci», «arı-tam-algı», «ben» (Ich olarak ben, I) konumundadır. Ve Us’a geçiş ancak bu noktadan sonra olanaklıdır. Bu kıpının özelliği, Ich-olarak-ben’in, kendi dışındaki her şeyi olumsuzlayarak büyük bir güç yaşamasıdır.

Krishnamurti “Zihin, bütün içeriğini olumsuzlayabilir mi?” diye soruyor ve sorgulamasını şöyle sürdürüyor: “Kendinizi bütünüyle olumsuzlayabilir misiniz? Eğer hayırsa, o zaman özgürlük de yoktur. Özgürlük bir şeyden kurtulmak değildir; kurtulmak sadece bir tepkidir; özgürlük bütünsel olumsuzlamayla ortaya çıkar. (…) Özgürlük mutlak iyidir; onun eylemi ise günlük hayatın güzelliğidir.”(17)

Bu ben’in (me) yokluğu ile sanat eylemi arasında şu bağıntıyı kurar Krishnamurti: “Nedensiz olan biricik şey aşktır. Aşk, güzelliktir, beceridir, sanattır. Aşk yoksa sanat da yoktur. Sanatçı enstrümanını güzelce çalıyorken ben (me) yoktur, aşk ve güzellik vardır. Budur sanat. Bu, eylemdeki beceridir. Eylemdeki beceri ben’in (me) yok olmasıdır. (…) Yaşarken ben’in (me) olmaması aşk ve güzelliktir ve kendi becerisini kendisi getirir. En büyük sanat şudur: Hayatın bütün alanında beceriyle yaşamak.”(18)

  1. Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1988, s.65.
  2. Soysal, Ahmet, Birlikte ve Başka, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1999, s.146.
  3. Sartre, Jean-Paul, The Transcendence of the Ego; s.24-25 (Kirkpatrik-Williams’ın Önsözü)
  4. Krishnamurti, J., Öğrenme ve Bilgi Üzerine, Çev. AnitaTatlıer, AynaYayınevi, İst.1999. s.77/80
  5. Hegel, G.W.F, Register, Shurkamp, Frankfurt, 1986, S.90.
  6. Krishnamurti, J., Değişmek Zorundayız, Çev. Dr. Refik Algan, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1990, S.83.
  7. Krishnamurti, J., Zihin ve Düşünce Üzerine, Çev. Cengiz Erengil, Ayna yayınevi, İstanbul, 1999, S.133.
  8. Krishnamurti, J., a.g.e. S.125-126.
  9. Krishnamurti, J., a.g.e. S.10.
  10. Krishnamurti, J., a.g.e. S.126.
  11. Krishnamurti, J., a.g.e. S.125.
  12. Krishnamurti, J., a.g.e. S.11.
  13. Krishnamurti, J., a.g.e. S.81.
  14. Sartre,Jean-Paul, a.g.e. S.60.
  15. Sartre,Jean-Paul, a.g.e. S.47.
  16. Sartre,Jean-Paul, a.g.e. S.49.
  17. Krishnamurti, J., Değişmek Zorundayız , S.134-135
  18. Krishnamurti, J., a.g.e. S.106.

 

Cengiz Erengil