Sürmüştüm kendimi namluya ve tetik düşmek üzereydi. Bu kent depremi yaşayalı henüz iki ay bile olmamıştı. Yaşanan o dehşetin bile, onca yıllık emekle yürütülmüş bir aşkın aslında bir yanılsama olduğu gerçeğinden, bu sanal ve hipnotik büyülenmişlikten, bu derin uykudan uyandığımda sırtımda bulduğum zıpkından daha fazla acı vermediğini ve gerçek depremi yüreğimde yaşadığımı kimse bilmiyordu.

Kendimi bu kentten kaçırmak üzere cebimde bir Ankara bileti ile üstgeçidin son basamağını çıkarken diğer uçta benimle simetri yapıyordun. Artık güzel anılardan biri olarak anımsadığım, karşılaşma ihtimalini bile düşünemediğim ve asla unutamadığım edebiyat fakültesi öğrencisi, derin insan, konsantre dost, pişmanlığını hep duyduğum rafine bir aşktın ve en az on yıl öncesinden bir şekilde yaşamayı unuttuğumuz bir günün içinden çıkmış geliyordun.

İşte, üstgeçidin iki ucundaydık, sanki on yıl önce durdurulmuştu her şey, sanki dündü, aynı üstgeçidin altından atlayıp bir dolmuşa komşu kente gitmiştik. Sonraki on yıl sanki hiç olmamıştı. Göz göze geldiğimizde içimi dalgalandıran bir sevinç yansıdı yüzüme.

Birbirimize doğru yürüyorduk ve damarlarımdaki kanın hışırtısını duyuyordum.

Düşünmeden edemedim, on yıl önce biz bir aşkın fitilini ateşlemiş olabilseydik ne senin o küçücük doğu kasabasındaki ilk öğretmenlik yılların ne benim mutsuz geçen on yılım olabilirdi. On yılda ne çok şey yapabilir, ne çok güzelliği paylaşabilir, ne kadar mutlu olabilirdik.

Tabii ki insan kendi tercihlerini yaşıyor… Birden evlenmiş olabileceğin ihtimalini hissettim irkilerek. Sen elini uzatırken gözlerim parmaklarını dolaşıyordu. Daha dündü bundan önceki karşılaşmamız sanki ve bu sankiyi hiç görmemiştim selamlaşırken. Ellerine takılıyordu gözlerim ve anlıyordum ki gerçekten dündü komşu kentteki reklam ajansına bir radyo reklamı için spot yazışımız.

Ilık bir yağmur mevsimindeydi artık yüreğim, çiçeğe durmuştum bir badem gibi. Ilık bir yağmur altındaydım ve sen gökkuşağı oluyordun. Bir ayağın yüreğime basıyordu, bir ayağın diyetini istiyordu yaşanmamış yılların. Gözlerin gözlerimi alıyor diğer her şey karanlıkta kalıyordu, bir yarasa gibi sesinle buluyordum yönümü gözlerinin ışıltısında.

Gitmek zorunda olduğumu anımsadım; ayrılırken senden önce ve senden sonra diyerek birimliyordum zamanı. Belki yeni bir hayatın, belki de mutluluğumun sıfır noktasıydın şimdi. Ama ne olursa olsun, artık nefret ettiği kenti terk etmekte olan yolcu şimdi sevinçle dolmuş bir yelkendi ve bu kenti terk edemeyeceğini biliyordu.

Kentte kalmaya karar verdim. Her şey burada düğümlenmişti ve yine burada çözülecekti. Burada kaybettiğim savaşı ancak burada kazanabilirdim. İskender elinde kılıcı ile yanıbaşımda beklemekteydi ve sendeydi gözlerim.

O evrensel boşlukta yalnız değildim artık. Gözlerine kapılmış sürükleniyordum. Bilerek ve isteyerek kozmik fırtınalar yaratıyordu gözlerin. Dalından kopmuş kuru bir yapraktım; aşkın büyüsü ile savrularak, yeniden hayata dönerek o kaçınılmaz çarpışmaya sürükleniyordum. Bütün hücrelerim seninle işbirliği yapıyor ve bir ihtilali yaşıyordum.

Artık kurtulamayacak kadar içindeydim gözlerinin, dostlarını kıskanıyordum. Dostlarınla sabah kahveleri, dostlarınla öğle yemekleri, dostlarınla akşam saatleri buluşturuyordu seni.

Oysa…

Oysa ben öyle miydim? Benimle uzak, benimle yakın, benimle bir harita üzerinde pusulasız bir yolcu gibiydin.

Bazen el, bazen arkadaş, bazen dost, bazen sevgili, bazen sadece nokta noktaydın, nötrdün. Fakat biliyordum ki sen ne olursan ol, nerede olursan ol kanıma giriyordun. Yüreğinin şiirsel sesi giderek yaklaşıyordu ve yüreğim kendini savunamıyordu.

Duygusallık mı, dostluk mu anlamıyordum ama korkak adımlarla birbirimize aşık oluyoruz sanıyordum, biraz da gizli ve kırıntı mutluluklar yaşıyordum, yani ümitsiz olmaktan daha iyiydi durumum.

Ben sana sulusepken hatta biraz sağanak yağıyordum, sen hep parçalı bulutlu geliyordun. İçinde birkaç yaprağını görebildiğim bir çınar büyütüyordun, gözlerimde dağ başını bulut almış oluyordun. Şiiri seviyordun, iyi şiirden anlıyordun, çok güzel okuyordun. “Ancak bir şairle evlenebilirim ” diyordun fakat ben henüz şair olarak anılmıyordum.

Bunca yılı bunca emek vererek, kendimi olgunlaştırma çabası ile çile doldurarak geçirmemin nedeni ne olabilirdi senden başka? Sen şu anda sen olduğunu sanıyordun yıkılmalarla harabeleşmiş ömrüme bakarak.

Hal bu ki ilk aşkımdan, ilk öpüşmemden, ilk sevişmemden önce de vardın. Yoksulluk ve yoksunluk içinde savrulan babasız çocukluğumda, inşaat köşelerinde, parasız yatılı okulumda, terkedilmiş üniversitemde, kirletilmiş duygularımda, söndürülmüş umutlarımda hep sen vardın. Bütün aşklarım aslında ve bir anlamda senin içindi, şu an sana duyduğum aşkı onlardan öğrendim. Dokunmayı, öpüşmeyi, sevişmeyi olduğu gibi yüzeyselliği, çiğliği ve diğer bütün çirkinlikleri onların toplamında gördüm. Kendi yanlışlarıma senden öncekileri kurban vererek olgunlaştım. Acısıyla tatlısıyla, öğrendiklerim ve öğrenemediklerimle kendimi sana hazırladım.

Şimdi ellerimizde iki yarım harita ile mutluluğu arayan iki gezginiz sadece. Birbirimizin yüreğinde birer bumerang gibi, gittiğimiz galaksiler ne uzaklıkta olursa olsun geri dönüyoruz. Halley yetmiş beş yılda tamamlıyor, biz on yılda temas halindeki yörüngemizi.

İkimiz de birbirimizin mutluluğunun birer bileşeniydik ama bir türlü bağ kuramamış aslında birbirimizi tanıyamamıştık. Düşlerimiz hep o eksik bileşeni ile saklı kalmış, yanlış bileşenlerle bağlanıp parçalanarak aşınmaya uğramıştı.

Anladığım kadarıyla bocalıyordun. Oysa kaybedecek neyi olabilirdi insanın bu durumda. Kaldı ki en iyiyi ve en doğruyu buluncaya kadar birçok yanlışa ve kötüye dokunabileceğini de biliyordun ama yine de kabuğuna çekilip, yaşanabilecek tüm güzelliklerden kaçıyordun.

Oysa aşk. Oysa aşk…

Yaşamalısın o duygusal ve düşünsel mucizeyi. Ömrünü okunmadan rafta tamamlaması neyse bir kitabın, yaşanmak üzere saklı tutulsa da yaşanmaması odur duyguların. Bir gün bile yaşanacaksa yaşanmalı, bir an bile olsa tadılmalı her şey. Biliyorsun ki ömrümüz bu tür korkuları kaldıramayacak kadar kısadır aslında. Sevgiye bürünmüş bir dokunuşun, bir öpüşmenin, bir tek sevişmenin bahşettiği o bir anlık mutluluğun insanı evrensel güzelliklerin toplamı ile nasıl yüzleştirdiğini ancak yaşayınca anlayabiliyor insan.

Kalabalıkların içinde olsa da bedenin, yalnızsan yabancısındır her şeye ve yüreğin o uçsuz bucaksız derinliklerdedir. Çoğunlukla da yalnız kalmayanların anlayamayacağı korkular üretir, yenilirsin ürettiğin korkulara. Bir ömrü böyle tüketemeyeceğini bilirsin ama Robinson olmak da kolay değil ki bu kalabalıkta.

İlk gençlik düşlerinin o uçsuz bucaksız, hiçbir gerçekle yüzleşmeye yanaşmayan, o sınır ve ölçü tanımayan çocuksu düşlem gücünün sunduğu geleceğin aslında sadece sürrealist bir tablodan ibaret olduğu gerçeği, yaşanan her deneyimden sonra istisna şansı bile tanımadan, beklentilerimizi her seferinde bir eksilterek duyumsatır kendini.

Düşün ki, milyonlarca insanın tercihlerinin toplam sonucudur iki insanın tanışması. Bir tek tercih bile farklı olsaydı nasıl değişebilirdi her şey. Kaldı ki kendimiz de dahil olmak üzere milyonlarca insanın her gün yüzlerce tercih kullandığı gerçeğini de hesaba katarsak, ikinci kez bile birbirimizin olma ihtimaline hazır halde karşılaşmamızın mucizevi değerini göz ardı etmenin ne büyük bir lüks olduğunu ancak anlayabiliriz sanırım.

Ey benim Yunus’laşmış ömrüm; o nazlı kızın duygusal dehası ile parıldayan gözlerinin derininde saklıydı Taptuk’un asası. Birimiz okyanusların dibinden yosun, birimiz dağ başlarından kumul kaynaklarla gelmiştik. Birbirimizi tanıyamadan geçip gitmekteydi korkum. Sığmıyordu hiçbir kızın göğsüne, düşünmekten kocaman olmuş ak başım. Bu çaldığım bilgeliğin kapısı mıydı, deliliğin kapısını mı zorlamaktaydım. Çaresiz kalıyordum, çaresiz kaldıkça o ayyaş dosta koşuyordum.

Bıçkın bir delikanlıydı, koşarak inmişti Toroslar’dan, ovalarda sarhoştu hep, şaşıp kalıyordu kentlerde. İnsanlar yolunu kesiyor, kirletiyordu; kirletiyor ve coşkusunu tüketiyordu. Kendine ait bir şeyi yeşil gözlerinin derininde saklıyordu, saklı kalanı ben biliyordum.

Yağmalanmış, yanmış, sırtımızdan vurulmuştuk; yaşamaktan yorulmuştuk ama hala birilerine aşık oluyorduk; birileri bunu bilmiyordu. İncimiz incinmesin istiyorduk, bu yüzden seviyorum demekten korkuyorduk. Dizelerden kılıç kalkan, sözcüklerden ok yapıyor, şiirleri kale sanıyorduk.

Ah! Bıçkınlığını Toroslar’da bırakıp ovalarda bilgeleşen ayyaş dostum. Dost dedikçe alıp yalnızlığımı hep sana koştum. Ey koca sarhoş Seyhan, salına salına aşkın denize gidiyordun ve ben martılar senfonisi eşliğinde öpüşmenize tanık oluyordum. Yalnızlığımla bir olup çölde umut ekimi yapıyor, bir bahara kavuşmayı umuyordum.

Sevmek bizim işimizdi ama sevilmek neden hep ufkun ötesinde kalmıştı?

Sorgulamak anlamsızdı anlamsız olmasına fakat aşkın sabıkası olmasın diye suçu hep biz üstleniyor, ağır bedeller ödüyorduk. Cilt cilt sabıkamız oluyor, yar yüreğini körüklü klasörler kapatıyordu yüzümüze.

Anlıyordum; sen sabıkamdan korkuyordun, ben içimdeki vaha ve serap ikilemini dahi anlamayan paraperest dünyada aşkın yaşama şansı kalmadığından. Fakat hala korkak adımlarla birbirimize aşık oluyoruz sanıyordum ya da öyle sanmak işime geliyordu.

Topallıyordu gelecek zaman ve içimdeki incitme korkusu çığ tehlikesine dönüşüyordu. Aşık olunca aptallaşan, us kafeste kendini paralayan bir adamdım ve dostluğunu kaybetmek karanlık gecede dolunayı kaybetmekten farklı değildi ama korkunun ecele faydası olmadığını da biliyordum.

Belki sen soru işareti gibi görüyordun ama ben kendimi içinde ünlem sanıyordum. Gong vurmak üzereydi, gongdan önce dokunmalıydım güneşe. Zaman daralıyor ve bu iç labirentte kalbim fırtınada yelken oluyordu. Artık solunum güçlüğü çekiyor, paniklemiş dalgalarla okyanusa sürükleniyordum. Uzaklarda akordion, uzaklarda gayda, uzaklarda tar sesi, yakınımda gezgin bir derviş nefesiydin. Aşkınla dolan kalbim Asya kökenli bir tulumdan başka bir şey değildi ve o big bang nota basmak üzereydi.

Doğru notayı bulan yanlış besteci olmaktan daha kötüsü yanılsamalarla şekillenmiş sanal yıldızlara gözlerinden bakmaya çalışan adam olma ihtimaliydi.

Yüreğim derinlerde seyrediyordu ve beynim vurgun belirtileri ile karıncalanıyordu. Duygusal evrenlerinin merkezlerini arayan iki gezgin ikinci kez göz göze gelmiştik ve büyük ihtimal birbirimizi arıyorduk. Sen de biliyordun ki üçüncü karşılaşma mucizeden daha zordu ve Halley her insanın ömründen ancak bir kez geçiyordu!..

yücelbinici