“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” demiş atalarımız. Bu sözü söyleyenler dokuz köyden kovuldu mu bilmem ama doğru söylemişler.

Nedense bende bu söz arı ile bal kadar, çay ile çaydanlık kadar birleşiktir Beethoven’in 9. Senfonisi ile. Çağrışım yaptıran, sadece “dokuz” sözcüğü değil elbette. Neden istisnasız herkesin bu senfoniyi heyecanla ve bütün organlarıyla dinlediğini ve çok etkilendiğini hiç merak ettiniz mi?

Eminim öyküsünü ve felsefi içeriğine dair açıklamaları okuyunca sizi eksiksiz ve çok güzel anlatan bir beste olduğunu göreceksiniz.

Kanımca Avrupa Birliğinin Marşı olarak ilan edilmese Dünya İnsanlığının Marşı olabilecek bu eserin öyküsünü ehlinden okuyalım isterseniz.

Beethoven Dokuzuncu Senfoniyi Nasıl Yazdı?

(Cevad Memduh Altar’ın, Ludwig Van Beethoven’in ölümünün 115. yılı vesilesiyle 18 Nisan 1942 Cumartesi günü Ankara Devlet Konservatuarı salonunda düzenlenen 9. Senfoni konseri dolayısıyla yayımlanan kitapta yer alan yazısı.)

Bundan tam yüz on sekiz yıl önce, 1824 yılı Mayısının yedinci günü, insanlığın kültür tarihine yepyeni bi sanat eseri katılmıştı. Aynı gün, yapılıp bitmesi daha yeni sona ermiş olan Viyana Saray Tiyatrosu’ndaki konseri dinlemeye koşanlar, büyük ses şairi Beethoven’i, üzerinde senelerce çalışarak yarattığı Dokuzuncu Senfoni’sini insanlığa armağan ederken gördüler. Hayatının son yaratma devresini tam bir sağırlık içinde geçiren büyük dâhi, bu ulu eserinin ilk çalındığı gün, ödevini tam olarak başarmış bir kahraman edasıyla orkestra şefi yerinde ayakta duruyor ve üç yüz kişiden ibaret olan orkestra ile koroyu Konzertmeister yerinden, arkadaşı Umlauff, onun yerine idare ediyordu.

O gün, bu tarihe mal olan hadisenin nasıl geçtiğini yakından görenler, güzel olduğu kadar da içler parçalayan bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadılar, çünkü senfoninin devamı boyunca orkestra şefi yerinde hiçbir şey işitmeden ayakta durmuş olan büyük sanatçı, eser çalınıp bittikten sonra, hükümdarlara bile nasip olmayan şiddetli alkış tufanını da işitememiş ve ancak hayranlarından biri tarafından kollarından tutulup salona çevrildiği zaman, halkın büsbütün alevlenen heyecanı karşısında olan biteni anlamış ve sevindiği kadar da acı duymuştu.

Beethoven’in, dostlarının sürekli ısrarlarına rağmen, bu son senfonisinin çalınmasına uzun tereddütlerden sonra izin vermiş olmasına gelince: hele eserin, çalındığı tarihten tam üç yıl sonra, sanatçının ölümüyle beraber tamamen unutulduğu düşünülürse, dâhinin bu tereddütte ne kadar haklı olduğu derhal anlaşılır, çünkü sanat tarihinde önemli bir devrim sayılan bu senfoni, Schiller’in “Neşeye Şarkı” adlı şiirinin, eserin son kısmında bir ses kuarteti ile koroya uygulanması suretiyle yaratılmış olduğuna göre, iç ve dış varlığıyla devrin sanat anlayışına aykırı düşüyor, çevrede yeterli ilgi uyandıramıyor ve zamanla unutulmak tehlikesine maruz kalıyordu.

Bununla beraber insanlık,  vaktinden çok önce olgunlaşan bu meyveyi zamanla tatmak ve bu eşsiz dilin ifadesi içine gizlenen anlamı çözmek hasretini de yenemedi. Nitekim senfoninin ilk çalışından (1824) tam yirmi iki yıl sonra, Richard Wagner gibi büyük bir bestekar, Beethoven’in bu eserle ne demek istediğini sanat dünyasına yakından anlattı(1), hatta kendisinin de söylediği gibi, ancak bu eserin havası içinde hayat rotasını çizmeyi başarabildi.

O halde Beethoven’in bu senfonisi, bir yandan dahinin yaratma ruhunun tek başına mirasçısı olan bir Wagner’i yetiştirmiş, diğer yandan insanlığın her zaman muhtaç olduğu büyük sevgi neşesinin, kendi iç alemimizden başka bir yerde aranmaması lazım geldiğini bizlere hatırlatmıştır.

Yaratma dehasını en çok senfoni gibi metni olmayan mutlak müzik eserleri uğrunda harekete geçiren Beethoven, sanat tarihine otuz yıllık bir çalışmanın sonucu olan sekiz büyük senfoniyi verirken, “korolu” bir senfoni yazmak hayalini en az bir çeyrek yüzyıldır kafasında taşıyıp duruyordu.

Sanatçının senfonik eserleri arasında, “şair” Beethoven’den çok “müzikçi” Beethoven’i tanıtan 1. ve 2. Senfoni’leri bir tarafa bırakırsak, sanatçıdaki şahsiyeti ve ahlak prensiplerini yavaş yavaş açığa vurmak suretiyle onu devrin görüş ve düşünüşünden ilk defa ayırmaya çalışan 3. Senfoni’den itibaren, Beethoven’in kültür tarihinin ilk “ses şairi”, hattâ ilk “ses filozofu” olduğu derhal görülür.

Nitekim bu büyük sanatçının senfonilerini iyice inceleyecek olursak, önce 3.den 8.ye kadar ilk altı senfoninin, birbirini tamamlayan muhtelif düşüncelerden oluşmuş bir “bütün” olduğu anlaşılır. Bu durumda yüksek duyuşların birbirlerine bağlanmasıyla meydana gelmiş olan bu bütünü, tek başına 9. Senfoni, temiz bir insan sevgisinin verdiği neşe ile taçlandırmakta ve acı çeken sanatçının felsefi görüşleri, bu yolda bir sevinçle sona ermektedir.

O halde dahinin bu son eserine gelinceye kadar, seri olarak incelenmesi gereken senfonilerinin içyüzleri araştırılırsa, 3. Senfoni’nin (Eroica-Kahramanlık senfonisinin), insandaki irade kudretini, 4. Senfoni’nin, kuvvetli bir neşe mizahıyla en büyük acıların dindirilebileceğini, 5. Senfoni’nin, iradenin talihe galebe çalmasını anlatmakta olduğu ve bu üç kavga senfonisini, diğer üç barış senfonilerinin kovaladığı görülür ki, bunlardan 6. Pastoral Senfoni, büyük sanatçının sessiz bir tevazu içinde geçen tabiat hayranlığını göstermekte, 7. Senfoni, sınırsız bir coşkunluk içinde akıp gitmekte, 8. Senfoni ise, insanı her türlü istekten uzak tutan, tatmin edici bir mutluluk havası içine çekip götürmektedir.

O halde bütün bu senfonilerin tabii bir “sonucu” olan 9. Senfoni’ye gelince: yalnız bu eser, büyük sanatçıyı, işitemediği için hasretini çektiği “insan sesi”ne ulaştıran ve sanatçının bütün senfonilerinde anlatmak istediği şeylerin yalnızca “insan sevgisi”nde bulunabileceğini hatırlatan bir eserdir.

Burada senfonilerinin tek ifade unsuru olan çalgılarla artık söze devam edemeyen Beethoven, insanlığın en doğal anlaşma aracı olan hançereye dönmüş ve büyük bir sevgiden gelen neşenin ne demek olduğunu burada yalnız insan sesine söyletmek istemiştir.

Beethoven, çocukluğundan beri çektiği büyük acılara rağmen, insan iradesinin her engeli önleyebileceğini önce “Fidelio” operasıyla insanlığa söylemiş bulunuyordu (1805). Büyük sanatçı, 9. Senfoni’sinde ise, dünyanın bütün acılarına katlanma cesaretinin, insan hasletlerinin en başında geldiğini, kuvvetin ahlak, yaşama neşesinin bir görev olduğunu insanlığa hatırlatıyordu.

9. Senfoni Beethoven’in en son yaratma dönemine ait olduğu halde, Schiller’in “Neşeye Şarkı”şiirini koro için besteleme isteği, sanatçıyı gençlik yıllarından beri uğraştırıyordu. Daha 1792 yılında dostlarından biri tarafından şair Schiller’in eşi Charlotte’ye yazılan bir mektupta: “Neşeye Şarkı şiirini, hatta bütün kıtalarıyla Beethoven’in bestelemek istediği”nden bahsedilmekteydi. Demek bu şiir delikanlılık çağında bile bestekarın mizacına ne kadar yaklaşıyordu ki, onu bestelemek niyetinde olduğunu yakınlarına belli etmişti. Bu tarihten tam yirmi yıl sonra (1811-1812) sanatçının müsvedde defterlerinden birinde, bu şiirin bazı kelimeleriyle işlenmiş bir müzik motifine rastlanmakta ve Beethoven’in bu şiiri “koro” için kullanmak suretiyle bir “uvertür” yazmak isteğini de taşımış olduğu, yine bu defterin başka bir yerindeki kayıttan anlaşılmaktadır.

Sanatçının, ilk olarak 1815 yılına ait bir taslak defterinde, 9. Senfoni için bazı şeyler düşündüğü görülür. Bu düşünceye 1817 yılı taslaklarında yine tesadüf edilmekte, fakat 9. Senfoni’nin birinci bölümüne temel olan ilk müzik düşünüşleriyle, Beethoven’in 1817 yılı Eylülünden 1818 Mayıs ayına kadar kullandığı başka bir taslak defterinde karşılaşılmaktadır. 9. Senfoni’nin birinci bölümünün ana teması ile ikinci bölüme ve son bölüme ait bazı geçici düşünüşlerin de yine bu defter içinde olduğu görülür. Bu esas düşünüşler arasında Beethoven 9. Senfoni’sinin son bölümü (Final) için önce bir “füg” temasını kafasından geçirmiş ve bu bölümü yalnızca çalgılarla çalınacak bir parça olarak kabul etmişti. Diğer taraftan sanatçının, 1818 yılının başka bir taslağında da, insan sesini katmak suretiyle yazmak istediği anlaşılan 10. Senfoni’ye ait düşünüşlerini saptadığı görülmektedir.

İşte yıllarca süren bütün bu yorucu hazırlıklardan sonra, 1822 yılında Beethoven’in tekrar 9. Senfoni planıyla uğraşmaya başladığını -daha sonraları yapılmış taslaklardan- anlıyoruz. Bu tasarılarda, senfoninin üçüncü parçası olan “Adagio” bulunmadığına göre, bu bölümün, o sıralarda sanatçının kafasında henüz gelişmek üzere olduğu anlaşılmakta, buna karşılık yine bu taslakta “Neşeye Şarkı” şiirinin bütün kıtaları kısmen işlenmiş olarak göze çarpmaktadır. Beethoven’in yine bu taslağın başka bir yerine 9. Senfoni için bir diğer tasavvuru kaydetmiş olduğuna şaşmamalıdır. Nitekim sanatçının bu tasavvuru, şu satırlardan kolayca anlaşılmaktadır(2)“Alman senfonisi, belki de varyasyonlu olacak – varyasyondan sonra koro: neşe; Tanrılar alevi, Elisium kızı – sonra baş taraf, belki de varyasyonsuz, senfoninin son kısmında Türk müziği(3) ile teganni korosu bulunacak”.

İşte 1822 yılının taslaklarında göze çarpan bütün bu düşünüşlerin, sanatçının kafasında en az çeyrek yüzyıllık bir dinlenme sonunda olgunlaştığı anlaşılıyor. Nihayet Beethoven “korolu” bir senfoninin ilk önce beş bölümlü olarak yazılmasına yine aynı yıl içinde karar veriyor ve bir müddet daha süren tereddütten sonra, son bölümde insan sesi bulunacak olan bir senfonin yazılması artık kesin olarak kararlaştırılıyor. Fakat bu sefer sanatçı yine bir güçlükle karşılaşıyor.

O zamana kadar sanat tarihinde bir eşi daha olmayan böyle “korolu” bir senfonide Schiller’in “Neşeye Şarkı” şiiri, insan seslerine nasıl bir müzikle başlatılacak? Sanatçı uzun uzun düşünüyor, koroyu veya solistleri birdenbire söze başlatmamak için, en önce sırf çalgılarla çalınacak bir “giriş müziği” yazmayı kafasından geçiriyor. Nihayet orkestra müziğinden insan sesine dönüşü kolaylaştıracak olan bir “geçiş cümlesi”nin bestelenmesine, uzun düşüncelerden sonra, güçlükle karar veriliyor. Hatta 9. Senfoni yazılıp bitirilinceye kadar sanatçının çektiği sıkıntıyı yakından gören dostu Schindler, günün birinde Beethoven ile oturup konuşurlarken, sanatçının birdenbire “Buldum, buldum!” diye bağırdığını ve böyle bir müziğe metin olarak, “Gelin, o ölmez Schiller’in şarkısını okuyalım!” cümlesi üzerinde durduğunu bildirmektedir.

Beethoven’in bu bölümde koroyu, önce bir solistin tek başına önce atılmasıyla başlatmak istediği de, yine taslaklardan birinde bulunan şu kayıttan anlaşılır: “Bas: Bu sesler değil, daha şen sesler! Neşe, neşe!”. Sanatçının bu iş için diğer bir tasavvuru da şöyleydi: “Yok hayır, bu değil, aradığım biraz daha başka bir şey”. Daha sonra, bir tür müzikli konuşma tarzı olan “reçitatif” üslubuna göre besteleyeceğine şüphe edilmeyen şu notlara sırasıyla rastlanıyor: “Bu da değil, bu manasız bir şey, biraz daha güzel ve biraz daha iyi bir şey”.

Diğer taraftan sanatçının bir başka cümlesinde de şu sözlere tesadüf edilmekte: “Hah! İşte bu. Artık bulundu: Neşe!”. Nihayet uzun denemelerden sonra, bütün bu fikirlerden de vazgeçiliyor ve sanatçının, ön solist olarak saptadığı “bariton solo”, orkestraya karşı şu güzel cümle ile söze başlıyor: “Ey dostlar, olmaz bu seslerle! Artık her zaman daha güzel seslerle, neşeyle bize hitap edin!”.(4) İşte Beethoven’in uzun yıllar içinde, bazen de ara vermek suretiyle yazdığı bu büyük senfoni, 1824 yılı Şubatında bitirilmiş, ancak 1826 yılında, 125. eser olarak Mainz’da yayımcı Schott tarafından basılmış ve Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm’e ithaf edilmişti.

Şimdi bu büyük eserin ayrı ayrı dört bölümündeki felsefi içeriğin Thomas-San Galti’ye göre açıklanmasına gelelim:

  1. Bölüm’ün (Allegro ma non troppo ma un poco maestoso)bas taraflarındaki hafif ve sessiz havası içinde, çalgılardan bazılarının tereddüt ederek, durarak ya da koşarak akışları, acı çeken bir ruhun olumsuz kuvvetlerle olan şiddetli boğuşmasını temsil etmektedir. Ama her şeye rağmen, bu bölümün en sonunda bile, özlenen zafere bir türlü ulaşılamamış, hattâ bu uğurda bir araya toplanan bütün kuvvet, kudret, neşe ve acı, beklenen mutlu sonuca, yani zafere, insanı bir adım bile yaklaştıramamıştır.
  2. Bölüm’ün (Scherzo)başındaki şiddet, esrar dolu bir içeriği belli etmektedir. Bu gizli içerik gitgide daha güçlenmekte, daha açık olarak duyulmakta, ancak bu bölümün sonuna kadar aynı ketumluğa ısrarla devam etmektedir. Burada devamlı olarak göze çarpan “kaybolmalar”, “tekrar görünmeler”, eserin ortalarına kadar yer yer duyulmakta ve bu durum, senfoninin ancak Prestokısmında adeta insan iradesinin verdiği bir cevaba benzemektedir.
    9. Senfoni’nin kesin olarak anlatılamadığı için daha çok bir hayale bağlanan bu bölümünü, söylentiye göre Beethoven bir gün Viyana civarında Schönbrun’da bir bahçede otururken, akşam karanlığı içinde etrafında bir sürü cücenin gözüküp tekrar kaybolmalarından aldığı ilhamla yazmış. Meşhur piyanist Czerny ise, anılarında, Beethoven’in güzel bir bahar sabahı kırlarda dolaşırken, kuşların cıvıltısından aldığı ilhamla Scherzo’nun o meşhur temasını bulduğunu söylüyor. Baştan aşağı esrar dolu tezatlar halinde akıp giden bu bölümü, büyük dâhi nereden ilham alarak yazarsa yazsın, eserin heyecan grafiğine hakim olan bütün bu iniş ve çıkışlar, bütün bu kaybolup tekrar görünüşler, derin ve ince bir mizahın canlı ritminden başka bir şey değildir.
  3. Bölüm’e gelince (Adagio molto e cantabile), burada nefesli çalgılar adeta hıçkırıklarla söze başlamakta ve eserin bu bölümü parlak nağmelerin sevinç ve keder dönüşümleri içinde sona ermektedir.
  4. ve son Bölüm ise (Andante moderato espressivo), bundan önceki bölüme tam bir tezat oluşturmakta ve bütün eserin en derin duyuşları anlatan bir parçası olduğunu, daha ilk ölçülerde dinleyenlere kabul ettirmektedir. Bu bölümde bir süre sonra başlayan Andanteile Adagio dönüşümlerinin arkasından, Andante’nin yerini bir kere daha Adagio alır ve eserin sırf enstrümantal bölümlerinin burada hafif notlar üzerinde sona erdiği görülür.

andre-rieu

Bundan sonra Beethoven’in hiçbir müziğinde eşi olmayan Presto bölümü başlar ve bu bölüme giriş, kendini dinleyenlere bütün özellikleriyle duyurur. Çok önemli olan bu cümle, yaylı çalgılar dışında kalan bütün çalgıların katılımıyla varlığını duyuran müthiş bir heyecan kasırgasından başka bir şey değildir. Adeta bir isyanı andıran bu kasırgadan sonra, yalnız viyolonseller ile kontrbaslar, yukarıda anlatılan reçitatifi insan sesinden daha önce duyururlar ki karanlık bir hava yaratan ve ne olduğu anlaşılamayan bu şarkılı reçitatif, tatmin edilmemiş bir istek halinde, düştüğü tezattan kendini durmadan kurtarmaya çalışmakta ve aradığı huzuru sağlayacak tek unsur olan insan sesine, insan hançeresine, sığınmaya çabalamaktadır. İşte tam bu sırada, eserin en başından bu noktaya kadar olan bütün akışı, bir anda panorama gibi kafamızın içinden gelip geçer; arkasından Presto’nun tekrar gürlediği işitilir; birkaç ölçü sonra kendini duyuran kısa bir sükûtun arkasından, solo baritonun hiç beklenilmeyen bir anda, kesin ve ne yaptığını bilir bir eda ile okuduğu ünlü reçitatif, dinleyenleri müthiş bir hayretle sarsar: “Ey dostlar, olmaz bu seslerle…”. Sonra bu uyarının verdiği hayranlıkla, artık ne söyleyeceğini yavaş yavaş anlamak üzere olan koro, Schiller’in “Neşeye Şarkı” şiirinin başındaki “neşe” sözünün içyüzünü sanki daha iyi kavramak istiyormuşçasına, bu kelimeyi birkaç defa tekrarlar ve bu şiirin diğer kıtaları -Beethoven mizacına göre toplumu temsil ettiğine şüphe bırakmayan- koronun ağzından bir sevinç boşanması halinde ansızın akar gider.

Artık sırf okunan şiirin ruhundan doğan basit bir nağme, neşe şarkısını, bu şarkının anlatmak istediği gerçek sevginin neşesini, o anda bütün kalplere ulaştırmıştır. Bir süre sonra “Tanrı önünde Melek” cümlesini bir duruş izler –“Şen, şuh, tıpkı gökte uçan güneşler gibi, neşeyle siz yürüyün, tıpkı muhteşem göklerde uçan güneşler gibi, durmadan yol alın sizler, durmadan yol alın kardeşler…”(5) cümlesi, vakur bir marş etkisiyle bir anda bütün kalpleri titretir. “Kucaklanın, ey milyonlar!” cümlesine muhteşem ve ağır bir müzik eşlik etmektedir. Ciddi bir müzikle okunan “Milyonlar, eğilmeyin siz!” sözleri ise, yerlere kapanmaya ne hacet, kaldır başını göğe bak! ihtarından başka bir şey olmasa gerek. Kısacası koronun başından beri duyulan parlak cümleler, birkaç kere daha tekrarlandıktan sonra, orkestra bu neşe havasını Prestissimo cümlesi içinde ulaşacağı en son noktaya kadar götürür. Hele esas fikri zerre kadar bozmamak üzere devamlı değişiklikler halinde bu bölüme hakim olan ifadeyi, artık bu sözlerle açıklamaya da imkân yoktur.

Bu son parça içinde, Beethoven biyografisi yazarı Thomas-San Galti’nin de dediği gibi, “Bizleri neşenin ilahi alevine bağlayan, itiraz götürmez bir varlığa sürükleyen bu samimi kanaat”, ancak Beethoven’vari diye tanımlanabilecek bir ifadeden başka bir şey değildir.

Zaten baştan aşağı “semboller” halinde akıp giden ve dinleyenin kafasında uyandırdığı hayal oranında ruha ulaşan Beethoven müziği, bir kerecik olsun büyük çağdaşı Schiller’in yardımıyla, dokuzuncu senfonide göze görünür bir anlatış halini almış ve Beethoven sembolü, ancak bu eserde, kelimenin yardımıyla içyüzünü açığa vurabilmiştir.

İşte bu nedenle, büyük sanatçının bu eserde insan sesinin yardımına ihtiyaç duyduğu anda, solo baritonun “Ey dostlar, olmaz bu seslerle…” diye seslenmesi, o zamana kadar ilk üç bölümde dinlenen mutlak müziğin yarattığı havaya itiraz niteliğinde olmayıp, tam tersine, senfoninin Presto bölümünün en başında yalnız nefesli çalgılardan duyulan öfkeye, o karmakarışık haykırışa bir saldırı niteliğindedir.

Öte yandan, viyolonseller ile kontrbasların, bu iradesiz haykırışın arkasından duyulan ve bir insan sesi tarafından söylenmesi gerektiği için bu her iki çalgının bünyesine yabancı düşen şarkılı reçitatifi ise, biraz sonra asıl insan sesinin aynı reçitatifi haklı olarak benimsemesi karşısında, üzerine aldığı önemli rolü gereğinde tam yerinde kullanmasını da bilen dahice bir tezattan başka bir şey değildir.

9. Senfoni’nin kompozisyonu 1823 yılında bitirildikten sonra, çalınması sorunu uzun süre akla gelmemiş ve ancak 1824 yılında Beethoven’in bizzat hazırladığı bir konserde bu eserin ilk defa çalınması kararlaştırılmıştı. Nitekim aynı tarihlerde Viyana’da çıkan gazetelerin birinde şöyle bir haber göze çarpmaktaydı: “Bay Ludwig Van Beethoven tarafından düzenlenen bu büyük akademi(6), 7 Mayıs 1824 tarihinde Kärtnertor tiyatrosu yanındaki Kral Sarayı tiyatrosunda verilmiştir”.

Bu büyük akademiye yukarıda söylenen günün akşamı saat sekizde başlanmıştı. Programda Beethoven’in daha başka eserleri de vardı. Bu konseri heyecanla izleyenler arasında bulunan Sammler adında biri, anılarını şöyle anlatıyordu: “Bu akademi, herkes tarafından taparcasına saygı gösterilen sanatçının dostları için bir ziyafet niteliğindeydi…

Onun, sanatın sırrına varabilmek için yaptığı derin araştırmaların etkisiyle, vaktinden çok önce ağaran saçlarına baktıkça, onun önümüzde akıp giden geniş ses kitlelerindeki dolgunluğa, onda her zaman taze kalan kuvvete, eserlerindeki o sonsuz ateşe hayran oldukça, içi bitmez tükenmez bir faaliyetle durmadan yenilenirken, dışı karla örtülmüş bir volkan insanın ruhunda birdenbire vücut buluyor…”.

Beethoven’in yakın arkadaşı Schindler ise, 9. Senfoni’nin ilk çalınışında duyduğu heyecanı şöyle anlatıyordu: “Ben hayatımda böyle şiddetli olduğu kadar da kalpten gelen bir alkış duymadım. Bu şiddetli alkış yüzünden senfoninin ikinci bölümünü yarıda kesmek zorunda kaldılar…”.
Dönemin ünlü piyanisti Thalberg de anılarında şöyle diyordu: “Unger, birdenbire kopan şiddetli alkıştan üstadı haberdar etmek zorunda kalmış ve onu elleriyle [halka doğru] çevirirken, bu alkış tufanı daha müthiş bir hal almıştı”.

Bütün bu tezahürat, Beethoven’in vefatından üç yıl önce, yani sanatçı henüz elli iki yaşındayken yapılan ilk 9. Senfoni konserinin Viyana sanat çevresini ne derece etkisi altına aldığını gösteriyor. O kadar ki, sanatçının ölümünden bir süre sonra, 9. Senfoni, artık unutulmaya başladığı sıralarda, Paris gibi geniş bir sanat çevresini yakıp tutuşturmuştu.

Nitekim geçen yüzyılın büyük Alman bestecisi Richard Wagner, henüz çok gençken Paris’te geçirdiği açlık yıllarında, bu senfoniyi ilk defa konservatuarın o ünlü orkestrasından dinlemiş ve bu büyük eserin verdiği derin hayranlıkla sanat yönünü saptayarak otuz üç  yaşında (1846) Dresden saray orkestrasına şef olarak atandığında, artık Almanya’da yavaş yavaş unutulmak üzere olan bu esere, çevresiyle boğuşmak suretiyle yeniden can vermişti.

O zamanlar ancak Leipzig’daki Gewandhaus konserlerinde ender olarak dinlenen ve içyüzü bir türlü anlaşılamamış olan bu senfoni, Almanya’nın tanınmış orkestra şeflerinin hemen hepsini korkutuyor ve hele Dresden gibi küçük bir sanat çevresinde, icra güçlüğünden dolayı adeta anlamsızlıkla suçlanan bu büyük eserin konser programlarında yer alması hiç kimsenin hatırından bile geçmiyordu.

Nitekim Beethoven’in ölümünden tam on dokuz yıl sonra, fazla tutucu bir şehir olan Dresden’de bu büyük eseri, yılda bir defa saray orkestrası emeklileri ile dulları ve yetimleri yararına verilen konserin programına sokmak isteyen Wagner, bütün orkestra üyelerinin, hattâ Dresden halkının neredeyse yarısının isyanıyla karşılaşmıştı.
Öte yandan saray orkestrası üyeleri tarafından, bu işin yapılmaması için Saksonya kralına ortak bir dilekçe verilmiş, bütün şehirde yapılan aleyhte propaganda yüzünden, gezdiği yerlerde karşılaşabileceği sıkıntılı durum, Wagner’i düşündürmeye bile başlamıştı.

Krala sunulan dilekçede, yılda zaten bir defa orkestra muhtaçları yararına verilen bu konserde böyle anlamsız bir eserin çalınacağı etrafa yayılınca, konsere doğal olarak kimsenin gelmeyeceği ve bir kazanç elde edilememesi yüzünden yardıma muhtaç olan kimselerin zarar görecekleri yazılıydı.(7) Bütün bu olumsuz düşüncelere rağmen, Beethoven ruhunun biricik varisi olan bu demir iradeli sanatçının azmini hiçbir şey kıramadı.

Senfoninin hazırlıklarına bütün aşkıyla devam eden Wagner, her şeyden önce bu “semboller”le dolu olan eserin gerçek niteliğini çevresine anlatmak istiyor ve bu yolda esaslı bir inceleme, daha doğrusu dokunaklı bir konuşma hazırlıyordu.

Bu konuşma, Wagner’in de anılarında söylediği gibi, zaten her an patlamaya hazır olan orkestra üyeleriyle öteki muhaliflerin kafalarını büsbütün karıştırmamak için, teknik bir anlatışa dayanmayacak, tam tersine İncil sadeliği içinde akıp giden dinî bir dertleşmeye benzeyecekti. Bütün bu işlere tam bir sessizlik içinde hazırlanan Wagner, sözlerinin daha başında, hazin bir ifadeyle çizmeyi başardığı Beethoven portresini hiç güçlük çekmeden kalplere mal etmenin sırrına vardığını anlıyor, senfoninin öteki bölümlerinin içyüzünü de, kişisel hiçbir incelemeye girişmeden, büyük Alman şairi Goethe’nin “Faust”undan aldığı dizelerin çağrışımlarıyla pek kolay açığa vurabiliyordu.

Gerçekten de her şey Wagner’in düşündüğü gibi oldu; 9. Senfoni’nin, Wagner’in sarsılmaz iradesi altında yeniden can bulması, karşılaşılan bütün güçlüklere rağmen, isyanı derhal bastırmış ve ateşli sanatçının önünde durulamayan o etkili konuşması sayesinde, insanlığın bu büyük eseri, kalpleri birdenbire fethetmişti, çünkü 1846 kışı boyunca yorulmadan devam eden hazırlanmalardan sonra, aynı yılın ilkbaharında 9. Senfoni büyük bir başarıyla çalındı.

Uzun ve yorucu didinmeler sonunda elde edilen bu büyük başarı, 9. Senfoni’yi yalnız unutulmak tehlikesinden kurtarmıyor, aynı zamanda onu izleyen yüzyıllara, yani bizlere ve bizden sonraki kuşaklara da kazandırıyordu. Bu önemli başarı üzerine, Dresden orkestrası emeklileri ve yetimleri yararına yılda bir kere verilen bu konserlerin artık hepsinde 9. Senfoni’nin çalınmasına oybirliğiyle karar verilmişti. Sonunda yaptıkları hatayı anlayan orkestra üyeleri, Wagner’den utanarak af dilemek zorunda kaldılar, bu eşsiz eser de o tarihten itibaren senfonik repertuarın baş eseri olarak bütün dünyada tanındı.

Beethoven çapında bir sanat büyüğünün yarattığı 9. Senfoni’nin, ülkemizde ilk defa olarak kendi dilimizle, Cumhurbaşkanlığı filarmonik orkestrasının, Avrupa’da yetişmiş değerli ses sanatçılarımızın, müzik öğretmen okulunun yetiştirdiği yetenekli müzik öğretmenlerimizin ve henüz altı yaşına basmış olan Devlet Konservatuarı’mız öğrencilerinin katılımıyla, toplu bir sanat başarısı halinde ortaya konması arzusu, konserin başarıyla verileceğine bizleri daha şimdiden inandırmaktadır.

“Fidelio” operasının temsilinden sonra kesin olarak inandığımız gibi, Türk sanat hayatına her zaman yeni hamleler veren Beethoven eserlerinin, bizleri bundan sonra da daha yeni ve daha taze “neşe”lere çekip götüreceği kesindir.

Bu durumda, büyük müzik üstadı Beethoven’in 9. Senfoni’si hakkındaki araştırmalarımıza burada son verirken, sözü, iç ve dış varlığını sanat dünyasına en iyi bir şekilde anlatmış olan Richard Wagner’e verelim ve insanlığın bu ölmez eseri hakkındaki düşüncelerimize, onun 1846’daki konuşmasının şu tanınmış cümlesini de katalım: “Bu şaşılacak insan, bütün acılarını, bütün hasretini, bütün neşesini, şimdiye kadar eşi görülmemiş bir sanat eseri haline bu senfoniyle koymuştur”.

 

Şimdi gönül telimizi titreten bu eserin Neşeye Övgü bölümünü bir de ilk seslendirildiği gün sahnede yaşanan hüzünlü olayı ve şiiri hatırlayarak bir kez daha dinlemenizi öneriyorum.

Neşeye Övgü şiirinin sözleri şöyledir;

Kardeş olun ey insanlar,

Bunu ister tanrımız!

Bu dünyada her şey geçer,

Yalnız sana dost kalır.

İnsanlığa doğruluğa,

Göğsünü aç korkma sakın.

Hür doğmuştur insanoğlu,

Hür yaşamak hakkıdır.

Alkışları duyamamak

Hayatının son yaratma devresini tam bir sağırlık içinde geçiren büyük dahi, bu müthiş eserinin ilk çalındığı gün, ödevini tam olarak başarmış bir kahraman edasıyla orkestra şefi yerinde ayakta duruyor ve üç yüz kişiden ibaret olan orkestra ile koroyu Konzertmeister yerinden, arkadaşı Umlauff, onun yerine idare ediyordu.

O gün, tarihe mal olan bu hadisenin nasıl geçtiğini yakından görenler, güzel olduğu kadar da içler parçalayan bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadılar, çünkü senfoninin devamı boyunca orkestra şefi yerinde hiçbir şey işitmeden ayakta durmuş olan büyük sanatçı, eser çalınıp bittikten sonra, hükümdarlara bile nasip olmayan şiddetli alkış tufanını da işitememiş ve ancak hayranlarından biri tarafından kollarından tutulup salona çevrildiği zaman, halkın büsbütün alevlenen heyecanı karşısında olan biteni anlamış ve sevindiği kadar da acı duymuştu.

(1) Wagner’in 1846’da yaptığı bu açıklamanın metni, bu kitabın başında tam olarak yer almaktadır.

(2) Yazar W.A. Thomas-Sam Galli’nin “L.v.Beethoven” adlı eseri, sayfa 392.

(3) O zamanlar bazı Batı bestecilerinin, eserlerinde, “zafer” havası yaratmak üzere kullandıkları ve “Türk müziği” dedikleri bu üslûp, yalnız ağız sazları için yazılan, ritmi ve müzik bünyesi itibariyle Batının diğer eserlerinden kendini ayırt eden bir üslûptu. Yine Avrupa tonunda yazılan bu gibi bestelerin, Avrupa’ya ilk defa ordu mızıkasını sokan Yeniçeri müziğini düşünerek yazılmış oldukları kesindir.

(4) Müzik üzerinde dilimize çevrildikten sonra elde edilen “prozodi” metni.

(5) Tırnak içindeki bütün cümleler, Almanca metin müzik üzerinden dilimize çevrilirken elde edilen prozodi metinleridir.

(6) O tarihlerde düzenlenen geniş ölçüdeki konserlere “akademi” adı verilmekte ve böyle bir akademide bazen üst üste yedi sekiz senfoni birden dinlenmekteydi.

(7) Richard Wagner’in “Hayatım” (Mein Leben) adlı eseri, I. cilt, S.449.